Karanlık Aydınlık
Şehrin kalabalığında, kendi gölgesine veda eden bir adam. Kaybolan bir aşk, hafızadan silinmeyen anılar ve kabullenmenin ağırlığı…

Şehrin uğultusu içinde, zihnindeki derin sessizliğe sığınmış yürüyordu. Yürümek onun için nefes almak kadar hayatiydi. Ne zaman göğsünde bir yumru hissetse, zihnini toparlayamasa kendini dışarı atar; iç sesindeki telaşı ve kaygıyı susturmak için yürürdü. Bazen kendini kilometrelerce ötede bulur, bazen de kimsenin geçmediği ıssız bir yerde volta atıp dururdu. Burası kimi zaman bir ara sokak, kimi zaman bir park, kimi zaman da sahil kenarı olurdu. Yine böyle bir kargaşanın içinde adımlarken, ruhunda hissettiği derin yoksunluktan bir nebze uzaklaşıp soluklanmak için durdu. Kafasını kaldırdı, etrafa baktı. Nereye gelmişti ve şimdi ne yapmalıydı? Hiçbir fikri yoktu.

Dikkatini daha önce hiç fark etmediği, içerisinde tek tük insanların olduğu, sıcak ve şirin bir his uyandıran yeşil kapılı restoran çekti. Her yeri yeşil rengin ahengiyle bezenmiş bu mekan, betonlaşmış şehrin ortasında açmış bir kaldırım çiçeği gibi onu karşılıyordu. Kapı hafif bir çınlamayla açılırken içeriden yayılan yemek kokuları, anılarından bir serüvene çıkacağından habersiz, dinginlik ve sükûnetle Salih’i selamladı. Şehrin telaşını dışarıda bırakan; ahşap raflarında el yapımı, kurdeleyle süslenmiş reçellerle turşuların sıralandığı, temiz masalarının üzerine minik saksılar dizilmiş bu lokanta, evlerin bir köşesinde duran, üzeri dantelle örtülüp geçmişin içine hapsedildiği ahşap bir sandık gibiydi adeta.

Salih pencereden uzak, köşedeki sakin bir masaya doğru ilerledi; tahta sandalyeyi çekip dışarıyı görecek şekilde oturdu. Masanın ortasındaki küçük saksıda duran menekşe dikkatini çekti. Renkleri hâlâ canlıydı, yapraklarında ince bir ışıltı barındırıyordu. Salih dikkat kesilerek saksıdaki menekşeye dokunup incelemeye başladı. Menekşenin kadife yüzeyi, sanki narin bir elin ince beyaz parmaklarıyla özenle dizilmişti. İşte o anda, zihni geçmişin tozlu bir rafını araladı. Menekşe, hayatının merkezine yerleştirdiği ve sonra kaybettiği sevdiği kadınla, Aybüke’yle olan bağını yeşerten ilk tohum ve ondan aldığı ilk hediyeydi.

Yaşamının seyrini değiştiren o anı zihninde tekrar canlandırmaya başladı. Üniversitede havanın buz kestiği günlerden birinde, ders arasında kampüsteki kafeteryada Aybüke ile sohbet ederken konu çiçeklerden açılmıştı. Salih, “Menekşelere de kokusuz çiçek derler, bilir misin?” diye afili bir bilgi vererek onu etkileyeceğini düşünmüştü.

Ardından ellerini yavaşça masanın üzerinde gezdirerek devam etmiş, Ahmet Kaya’nın hafızalara kazınan Kendine İyi Bak şarkısına atıfta bulunarak, “Bir menekşe kokusunda seni aramak var ya…” dizesinin, menekşenin kokusuzluğu üzerinden imkânsız bir aşka gönderme yaptığını söylemişti.

Aybüke bu bilgiden pek etkilenmemiş gibi görünmüş, yalnızca gülümsemişti. Konuşmayı romantik bir havaya bürüyen Salih’in aksine, Aybüke bu detayı çok ciddiye almamış gibiydi. Salih, beklediği karşılığı bulamamanın mahzunluğu ile duraklamış, içinden “Kesin beni yanlış anladı, vurguyu da düzgün yapamadım zaten,” diye hayıflanmış, böyle bir giriş yaptığı için kendine kızmıştı.

Birkaç gün sonra, hiç beklemediği bir anda Aybüke elinde ufak bir saksıyla çıkagelmişti. Bu minik saksıda kendisinin evinde özenle yetiştirdiği ve başucundaki pencerede sakladığı menekşe vardı.

“İşte, bu da benim menekşem,” demişti Aybüke, kahverengi gözleri yuvasında ışıl ışıl parlayarak. “Evde her gün kendisiyle konuştuğum, sevgimi paylaştığım menekşem. Bakalım kokusu olmasa da, senin tabirinle imkânsız bir aşkı temsil etse de, onu sevecek misin?”

Salih o an şaşkınlıktan ne söyleyeceğini bilememiş, kekeleyerek teşekkür etmişti. Ardından, “Aybüke bu çok özel bir hediye oldu. Demek erkekler hayatının ilk çiçeğini ölmeden de alabiliyormuş,” diyerek heyecanı belli olmasın diye işi şakaya vurmuştu.

Salih’in bu cevabı, Aybüke’nin Ay parlaklığındaki yüzünü kızartmış, “Of Salih ya, hemen melankoliye bağladın! Ne ölümü oğlum, daha yaşayacağın bir sürü güzellik var. Hem dur bakalım, daha hep hayalini kurduğun hayatının kadını ile karşılaşmadın. Onu tanıyıp, aşkı her zerrende hissedeceksin,” çıkışıyla suratına tatlı bir tebessüm kondurmuştu. Aybüke’nin gülüşü ve verdiği cevap, Salih için menekşenin kadife yapraklarından daha canlıydı. Zihninden “Belki de hayatımın aşkı karşımda, her şeyden habersiz duruyor,” diye geçirmiş ama düşüncesini cümlelere dökememişti.

Şimdi masanın ortasındaki menekşeye bakarken Salih, geçmişinde kalan hoş anlarından birine sarılıyordu adeta. Lakin şimdiki zamanda bu sarılmanın ardında boşluk, büyük bir yitiklik, kendi benliğinde hissettiği siliklik vardı. Sanki zaman, menekşe yapraklarının arasına sıkışmış ve orada yitip gitmişti. “Ah, keşke yeniden o güne geri dönebilseydim,” diye içinden geçirdiği anda bir garsonun sesiyle irkildi.

“Ne alırdınız?” diye sordu genç kadın içten bir gülümsemeyle. Salih bir an kararsızlıkla masaya baktı, sonra menüye dahi uzanmadan ciddi bir ses tonuyla, “Siz ne önerirsiniz?” dedi. Garson, yüzünde küçük bir sır saklıyormuş gibi başını eğerek, “Lokantamızın özel bir yemeği var, şefimizin kendine has tarifi. Tadan misafirlerimiz çok sever. Sizin de beğeneceğinizi düşünüyorum, isterseniz getireyim,” diye yanıtladı.

Salih ciddiyetini bozmadan, “Tamam,” diyerek geçiştirdi; yemeğin içinde ne olduğunu bile sormadı. Genç kız biraz daha detay vermeye niyetlenmişti ki, Salih daha da ciddileşen bir tavırla “Teşekkür ederim,” dedi ve konuşturmadan onu uzaklaştırdı.

Yemeğin neden yapıldığının, içinde nelerin olduğunun zerre önemi yoktu. Aybüke’yi yitirişinin ardından her şeyin tadı kaçmış, yediği her yemek sıradanlaşmıştı, çünkü onunla oturduğu sofralar, Aybüke’nin ona bir şeyler yedirmeyi sevmesi ve o yemeklerde ettikleri sohbetlerin hazzı, hâlâ aklının en derinlerinde, üzeri örtülü durmaktaydı. Salih’in tek isteği; anılarını yeşerten bu yerde onu Aybüke’sine götüren, üstünü kapattığı, bastırdığı her ne varsa onunla yüzleşmekti. Bu restoran zihninin içinde bir kapı aralayıp onu gerçekliğiyle yüzleştirmiş, görmezden geldiği duyguları gün yüzüne çıkarmıştı.

Salih masadaki menekşeye yeniden dikkat kesildi. Yaprağının desenlerini derinlemesine inceliyordu. Dışarıdaki dünyada insanlar aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışırken, buranın sessizliği onu bir deniz feneri gibi koruyordu. Fakat bu fener, aynı zamanda geçmişin hırçın dalgalarını da üzerinde hissediyordu. Artık zihninde menekşenin olmadığı bir dünya yoktu. Hem düşüncelerinde hem de kalbinde örselediği, bir köşeye kapattığı hislerinin öznesi olan ve ellerinde kül olan Aybüke’siyle tüm yaşanmışlıkları, hiddetle akan bir nehir olmuş etrafını yıkıp geçiyordu.

Menekşe; Salih’in zihninde Aybüke’nin ilişkilerinde bıraktığı öfkeyi, nefreti, kıskançlıkları ve sevgisini tüm şeffaflığıyla açığa çıkarmayı başarmıştı. Neredeydi o güzel anlar? Neden tüm bu güzellikleri unutmuş ve bunların yerini öfke patlamalarına dönen kavgalar almıştı? Tüm bedeni, zihninde dönen düşüncelerin artçı sarsıntılarıyla ürperdi. Hafifçe masanın ucuna yaslandı, yutkundu. Gözlerine oturan sızının eşliğinde, gözyaşlarının göğüs kafesinin ortasında kaygıyla atan kalbinde birikmeye başladığını hissediyordu. Tüm bu duygu karmaşasının içinde gözleri sanki restoranın duvarlarını değil, başka bir zamana açılan bir pencereyi görüyor; bu pencereden yayılan ışık onu Aybüke’nin “yâri” olduktan sonra buluştukları o ilk güne götürüyordu.

O gece mutluluktan uyuyamamış, Aybüke’nin ona yazdığı “İyi geceler sevgilim! Yarın bizim birlikte olduğumuz ilk gün olacak, seni derin bir özlemle düşlüyor, kucaklıyorum…” mesajını defalarca okumuş, Ay yüzlü güzelinin fotoğrafını öpücüklere boğmuş ve Allah’a şükredip durmuştu. Kalbi neşeyle ve heyecanla yerinde durmuyordu. Kalp atışlarını zihninde hissediyordu. Yarını düşündükçe içini durmak bilmeyen bir heyecan kaplıyordu. Kâh uzanıyor, kâh odasının içinde bir ileri bir geri dolanıyordu. Gözlerini tavana dikip sırıtıyor, onu göreceği anı düşleyip hayallere dalıyordu. Zihni bir film şeridi gibi tüm geleceklerini güzelliklerle bezeli bir şekilde gözünün önünden geçiriyordu; elini tutacağı ilk anı, sarılışını, yanağına kondurduğu ilk öpücüğü, hediyelerini, sevgili oldukları dönemi, nişanlılıklarını, evliliklerini, yuvalarını, çocuklarını, yaşlılıklarını…

Ömrünün en huzurlu sabahına uyandı. Taş çatlasın 3-4 saat uyumuş olsa da dinç ve mutluydu. Yatağından doğrulur doğrulmaz elini telefonuna uzatıp ekrana dokunduğunda Aybüke’den gelen günaydın mesajı, yüzüne koca bir tebessüm yerleştirdi, ruhuna derin bir ferahlık doldurdu.

“Günaydın sevgilim. Bugün bizim günümüz. Sana kavuşmama saatler kaldı. Dikkatli gel, olur mu?”

Bu kısa ve sade mesaj Salih için yaşam öyküsünün en büyük destanı niteliğindeydi. Büyük zaferini kazanmış, sevdiceği İstanbul’a kavuşmuş Sultan Mehmet edasıyla, Ay yüzlü güzelinin kalbini fethetmenin gururu ile yola koyulmuştu.

Ömrünün en uzun mesafesini aşmak için tren istasyonuna yürürken, her adımında bir başka düşünceye dalıyordu. Aybüke’si her yerdeydi; kaldırım kenarında tüm güzelliğiyle serpilen bir çiçekte, gökyüzünün berraklığında, sokaklarda gezinen kedilerde, yaz sıcağının gündüz esintisinde… Nereye baksa, neyi hissetse her bir zerrede onu görüyor, her bir zerreye onu ekliyordu. Artık onun ülkesinin adı “Aybüke İmparatorluğu”, yönetim şekli de ona duyduğu uçsuz bucaksız sevgiydi.

Parmaklarının arasında geceden kendi elleriyle özenle hazırladığı, renkli kraft kâğıtlarla süslediği bir paket vardı. Bu hediyeyi kendine has bir tarzda paketlemiş, içine de Antika Pazarı’nda turlarken karşısına çıkan ve görür görmez güzelliğine vurularak satın aldığı deniz yıldızlı kolyeyi eklemişti.

Yıldızlar, Ay ve Deniz… Arkadaşlıklarına yön vermiş ve ilişkilerine giden kapıyı aralamıştı. Salih bu kolye ile tüm sevgisini artık Aybüke’nin kalbinin üstünde saklayacaktı. Bu ne güzel bir duyguydu böyle!

Aybüke’nin adı gibi Ay ışığıyla parlayan suretiyle yıldızlara olan tutkusunu düşündükçe bu hediyenin manası onun için daha da artmıştı. Sevgilisinin beyazlığının parıltısıyla ışıldayan teninin narinliğine uygun olması için kolyenin zincirini gül suyuyla silip bu güzelliğe kendince bir yorum katmıştı. Kolyeyi avcunun içine alarak kalbine doğru bastırmış ve her dokunuşunda sevdiceğinin boynunda durduğu anı hayal edip tüm gecesini buna adamıştı.

Tren raylarının üstünde duran çelik köprüden esen yaz rüzgarı, o günkü heyecanını daha da derinleştiriyordu. Turnikeden geçip treni beklerken bir an durup derin bir nefes aldı. Aybüke’nin onu beklediği yer şehrin öteki ucundaydı ama Salih’in zihninde, onun gelişini sabırla beklediği günlerde sık sık tekrar ettiği Shakespeare’in 58. sonesi yankılanıyordu:

“Beklemek cehennemdir, ama ben beklerim seni. İyi kötü demeden suçlamadan keyfini. İyi bilirsin, benim aşk düşkünü yüreğim için en güzel, en değerli mücevher sensin…”

Yaz sıcağı şehri ağır bir örtü gibi sararken, Salih trene binmiş ve Aybüke’nin çalıştığı kafeye doğru yol almaya başlamıştı. Trenin boş koltuklarından birine oturdu, kulaklığını taktı. Telefonunu çıkararak ne dinleyebilirim diye gezintiye çıktı. Ama hiçbir şarkı, hiçbir melodi onu tatmin etmiyordu. Biriciği Aybüke’sine olan hislerini anlatacak sözler yazılmamıştı sanki. Kimse onun Aybüke’ye olan sevgisini anlayamaz, onu anlatamazdı; çünkü onun gözünde bu güzellik kelimelere sığacak kadar sınırlı değil, uçsuz ve bucaksızdı. Trenin camına yansıyan gölgesinde kendini gülümserken yakaladı.

Gölgede kendini izlerken geçip giden şehir manzarası, ona eski yaşamını ardında bıraktığı ve yeni yaşam öyküsünü yazmaya başladığı ilk sahnelerden birer kesit sunuyordu. Yol boyunca yüzündeki şapşalca gülümseme yanındaki yabancıların dahi dikkatini çekecek kadar belirgindi. Fakat Salih, her bir surette Aybüke’yi görüyordu.

Zihnindeki menekşeden restorandaki menekşeye döndüğünde, bir süre geçmişin buğulu ve parazitleşen hatıralarında kayboldu. Ama zihni o günden kopmasına izin vermedi Salih’in ve onu yeniden Aybüke’nin yanına, o ilk buluşma anına geri götürdü. Vardığında, Aybüke onu kuğu gibi süzülen siyah elbisesinin ahengi içinde, sıcak bir gülümseme ve içten bir sarılma ile karşıladı. Defalarca hayalini kurduğu bu an gerçekleşmişti. Ay yüzlü güzelinin gülümsemesi, Salih’in tüm heyecanını aldı, koca bir huzura dönüştürdü. Birlikte bu küçük mekânı dev bir sevgi yumağı ile kapladılar.

Dolu olan kafede kalabalıkların neşesi hakimdi. Salih, Aybüke’nin başındaki kalabalığın dağılmasını beklerken onu kafenin dışında duran masada oturmuş hayran hayran izliyordu. Onun her bir hareketinde bir zarafet vardı. Minik ellerini, kendine has duruşunu, yanağındaki gamzeleri, Ay’dan güzelliğini almış yüzünü sanki ilk kez görüyormuş gibi takip ediyordu. Her bir göz kırpışında sevdiğinin görüntüsünü hafızasının derinliklerine poz poz işliyordu.

Kafe sakinleştiğinde içerideki masaya geçtiler. Salih oturur oturmaz tatlı bir heyecanla kilometrelerce uzaktan getirdiği hediye paketini sevgilisinin kucağına bıraktı. Aybüke hediyeyi görünce büyük bir şaşkınlıkla donakaldı. Henüz alışamamıştı Salih’in bu sürprizlerine. Arkadaşken de Salih ne zaman ona elinde bir şeylerle gelse; bazen bir kitap, bazen bir çikolata, bazen de bir kahve… Hep böyle kalıyor ve utanıyordu. Her şaşkınlığında, utangaçlığında olduğu gibi, bembeyaz yanakları kızardı ve gamzesi ortaya çıktı. Salih sevdiceğinin tatlı utangaçlığını bölmek için, “Açmayacak mısın?” diye sordu sakin ve gülen bir yüzle.

Aybüke, “Yine beni şaşırtmayı başardın. Onca yoğunluğunun içinde ne ara hazırladın bu hediyeyi? Her zaman elinde bir paketle çıkagelme ihtimaline alışsam iyi olacak,” dedi huzurlu bir tebessümün eşlik ettiği yumuşamış sesiyle. Paketi açtı ve deniz yıldızlı kolyesini görünce büyük bir içtenlikle Salih’in boynuna sarıldı. Salih, Aybüke’nin onu her sarışında olduğu gibi, yavru bir kedi misali mutluluktan kabarmış şekilde, “Ben Aybüke’min yıldızını kalbimin içinde saklıyorum, sen de Salih’inin yıldızını o narin boynunda sakla istedim. Bizim yolumuz Ay, pusulamız Yıldızlar olsun,” dedi.

Aybüke, “Bunun üzerine ne söylesem kelimeler yetersiz kalacak belki. Geldin, beni kendi gökyüzünün içine aldın. Ben de senden bana bir parça olan bu Deniz Yıldızını hayatım boyunca göğsümün üstünde taşıyacağım,” diye cevap verdi.

Salih dualarında bile onun kadar güzelini hayal edemediği, her gece düşlerini süsleyen Ay yüzlü sevdiceğine kavuşmanın verdiği vakarlı bir sevinç içindeydi. Allah dualarını kabul etmiş, ona Aybüke’yi bahşetmişti.

Garson kız sesiyle onu gerçek dünyaya döndürdü: “Buyurun, işte şefimizin özenle hazırladığı yemeğimiz: Patates pilaki. Yanında da olmazsa olmazı yoğurt. Afiyet olsun.”

Salih, masasına konan yemeğe baktı ve kafasını genç kızın arkasında duran şefe doğru çevirerek göz göze geldi. Yarım bir tebessümün eşlik ettiği donuk bir sesle “Teşekkür ederim,” diyerek başını eğip selamını iletti.

Bu şirin kafe ona Aybüke’yi anımsatmak için ant içmiş gibiydi. Beyaz kâsenin içindeki patatesler ve yanındaki ufak kâse içinde masasına konan yoğurt, onu hayatını değiştiren anın en vurucu sahnesine geri götürdü.

Duygu yumağına dönen Salih, Aybüke’nin “Benim de sana çok leziz bir sürprizim var,” demesiyle gözünü tezgâhta duran kaba doğru çevirdi. Aybüke ayağa kalktı, tezgâhın üstündeki kabı aldı ve Salih’in yanında kapağını açıp, “İlk yemeğimizi sana kendi ellerimle geceden hazırladım, bakalım beğenecek misin?” dedi.

Salih zamanın sarhoşluğu içinde, yüzündeki şapşal gülümseme ile masaya oturmuş, tüm hazırlığı sevdiceğine bırakmıştı. Aybüke, masanın üstünde duran mumun yanına iki beyaz kâse içinde yemeklerini koyup, yanına da birkaç dilim ekmek, yoğurt ve limonlu su ekleyip sevgilisine sunumunu tamamlamıştı.

Salih yüzündeki gülümseme ile sırtını kafenin uzun koltuğuna dayamış, başköşede heyecanla oturuyordu. Tam yemeği tatmak için hareketlenmişti ki Aybüke, “Dur bakalım, bu anı ölümsüzleştirelim. Bu bizim birlikteliğimizin ilk baş başa yemeği,” diyerek telefonunu aldı. Salih’in arkasında yer alan ve tüm duvarı kaplayan aynanın yansımasından yararlanarak hem kendini hem de sevgilisini kadraja sığdırmayı başardı ve ilk fotoğraflarını çekti.

Onunla ilk fotoğraflarının hayalini zihninde birçok kez düşlemişti Salih, ama hayat öyle güzel yaşatmıştı ki; bu an düşlerindekinden bile daha özel ve anlamlı olmuştu. Heyecandan iştahı kapanan Salih, birkaç çatalın ardından “Aybüke bu yemek harika olmuş. Hayatımda yediğim en lezzetli kabak,” dedi. Aybüke içten bir kahkaha patlatarak, “Kabak mı? Bu patates pilaki!” diye cevap verdi. İkisi de gülüşmeye başladılar. Bu tatlı karışıklık, hafızalarına kazınan özel bir an olarak zihinlerinde yer etmişti.

Salih artık gerçekliğini kaybetmek üzereydi. Allah onun bir şeyleri görmesini mi istiyordu? Yoksa kulunu zihnindekilerle mi sınıyordu? Bu sorgulamadan geçecek miydi, kalacak mıydı? Artık tüm benliği geçmişi ve şimdiki zamanı arasında sıkışıp kalmıştı. Ne tam geçmişine gidebiliyordu ne de şimdiki zamana geri dönebiliyordu. Bu minik kafe anılarını teker teker ortaya çıkarmaya yemin etmişti. Rastgele girdiği bu mekân ona adeta oyun oynuyordu. Salih neredeydi? Ne yiyordu? Neyi düşünüyordu? Tüm bu yaşananlar bir rüya mıydı? Artık hiçbirinin önemi kalmamıştı.

Salih, tabağından çatalı ile aldığı her bir lokmayı tattıkça yutkunmakta zorlanıyordu. Bu ne yaman bir tatsızlıktı böyle! Ne patatesin bir tadı vardı ne de yoğurdun. Her bir lokmada bir kekremsilik yayılıyordu ağzının içine. Sanki patates ve yoğurt değildi midesine inen; acı bir ısırgandı içini yakıp kavuran.

Zihninde anılar sesler ve flaşlar eşliğinde patlayıp geçiyordu. Tabağındaki yemeğin tadını değil, mazisinde bıraktığı anıların acısını alıyordu. İçindeki şeytan onu soru bombardımanına tutuyordu: Aybüke’yi bu kadar çok sevmesine rağmen neden onu kaybetmişti? Neden her adımda karşılarına engeller çıkmıştı? Kimdi suçlu? Neyi eksik, neyi yanlış yapmıştı? Korkmuş muydu? Kaçmış mıydı? Aybüke’nin sevgisi bir yanılsama mıydı? Mahkeme-i Kübra kurulmuş, çetin bir hesaba çekilmişti. Onu yargılayan düşünceleri ne karar verecekti? Beraat mı, yoksa müebbet mi?

Zihni artık güzel anılarından ziyade kavgalarını, kıskançlıklarını, birbirlerine olan öfkelerini anımsatmaya başlamıştı ona. “N’olur Allah’ım! N’olur!” dedi. Bunların hiçbirini detaylı anımsamak istemiyordu. Sarılmaların yerini bağırışlar, kıskançlıklar, kinler almıştı. Neredeydi o güzel anılar? Neredeydi Aybüke?

Her şey dağılmış, paramparça olmuştu. Kendi menekşesi solmuş ve ellerinde can vermişti. Kül olmuştu sevdiceği kucağında, bir başkası ruh vermişti ona. Salih, Aybüke’nin ardından sevdiceğinden elinde kalan küllerin yıkıntısıyla bakakalmış, benliğine büyük bir yumruk yemiş, çökmüştü.

Bu zihinsel kargaşa eşliğinde her bir lokma boğazını delip geçmeye, gözlerine mil çekilmeye başlamıştı. Kafenin tüm yeşilliği yerini siyaha, şirinliği yerini azaba bırakmıştı. Gözlerini kapadı ve derin bir nefes alıp çatalını tabağın yanına bıraktı. Elleri titriyordu ve buna müdahale edemiyordu. Beyni onu dinlemiyordu. Aceleyle ücreti masaya bırakıp sade bir teşekkürle, ardına bile bakmadan kafeden kendini dışarı atmak için harekete geçti. Garson kız tam “Beğenmediniz mi?” diye sormaya yeltenecekken zoraki bir gülümseme ile yalnızca “İyi günler,” deyip kapıyı araladı ve uzaklaştı.

Yine ait olduğu yerde, kaldırımdaydı. Nereye gidecekti? Nerede duracaktı? Bilmeden yürüdü, yürüdü… Zihnini susturmak ve hiçbir şey düşünmeden her şeyden, bilhassa kendinden kaçmak için yürüdü.

Dikkatini toplamayı başardığında kendini sahil kenarında buldu. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı. Hava koyulaşmış, kızıl bulutlar ortaya çıkmıştı. Sahil kenarında sessiz sakin bir banka oturdu. Etrafta tek tük insanlar vardı. Havadaki sıcaklık yavaştan kendini yaz esintisine bırakıyordu.

Oturduğu bankın yanındaki sokak lambası havanın kararmasıyla birlikte yanmaya başladı. Tepesindeki lambadan önündeki yolu aydınlatan ışıkla birlikte yere yansıyan gölgesine baktı. Bu gölge, ayrılığın getirdiği kavrulmuşluk hissi ile yalnızlığının ağırlığını da içinde barındırıyordu.

Sol yanı artık boştu. Oranın sahibi yitip gitmişti. Yeniden kendi başına kalmıştı. Uzun uzun sol yanındaki boşluğa baktı. Orada büyük bir fırtına kopmuş, gemiler alabora olmuş ve Deniz Feneri büyük bir yara almıştı. Göğsünün daraldığını, kalbinin sıkıştığını hissetti.

Nefes alışverişi yavaşlamış gibiydi. Tam o anın içinde bu bankta dünyadan uzaklaşmak, o bankla birlikte yıldızların içinde kaybolmak istiyordu. Belki oradan Ay’ı daha net görürdü. Zihnindeki kargaşa, yaz rüzgârının esintisi ile kendini sakinliğe bırakıyordu. Sadece dalgaların sesini, rüzgârın uğultusunu duyuyordu. Sesler susmuş, her şey berraklaşmıştı. Ham bir çocukken, yanan bir gence dönüşmüştü. Belki de tüm bunlar, onun kendi özünü bulması için yaşanması gerekiyordu.

Geçmişi ardında kalmıştı, zihni şimdi onu düşünmüyordu. “Yaşandı ve bitti,” dedi kendi kendine. Daha iyi bitebilirdi belki ama artık çok geç. Kendini tanıyordu; öyle ya da böyle devam edecekti, etmek zorundaydı. Zaten böyle büyülü başlayan bir şeyin bitişi de sıradan olamazdı. Hayatında hangi konu diğer insanların yaşadığı gibi olmuştu ki? Gözlerini kapadı ve kendini sessizliğin sesine adadı.

Bir üşüme ile irkildi. Saatine baktı; epey vakit geçmiş, hava iyice kararmış ve etraftaki insan kalabalığı da artmıştı. Dışarıdan onu görenlerin ne düşünmüş olacağını akıl etti: Sarhoş mu? Bitkin mi? Dertli mi? Belki de üçü birdendi.

Gözlerini kapatıp zihnindeki uğultuyu dindirmek ona iyi gelmişti. Etrafını daha görür bir gözle süzdü. Bu sessiz sahil kenarı ağaçlarla bezenmiş, şehrin kargaşasını ardında bırakmıştı. Bir köşede gençler toplanmış, havanın tadını çıkarıp gülüp eğleniyorlardı. “Ne zaman geldiler acaba?” diye geçirdi içinden. Belki de hep buradaydılar, hiçbir fikri yoktu.

Karşısında duran, sahile daha yakın kısımdaki yeşil alanda yer alan ağaçlar dikkatini çekti. Sıra sıra dizilmiş bu koca ağaçların arasında, dallarındaki sarı çiçeklerle geceyi aydınlatan bir diğer ağaç… İsmi neydi bilmiyordu. Çiçek bilgisi Aybüke’den öğrendiği kadar olduğundan, uzun olan ağaca uzun olması nedeniyle Çınar, karşısında duran dallarında sarı çiçekler açan ağaca da Mimoza dedi.

Çınar ve Mimoza birbirlerine uzak kalmışlardı. Ah ne olurdu bu ağaçları fide halinde diken, onları biraz daha kavuştursaydı? Çınar uzaktan ona dönmüş şekilde Mimoza’yı izlerken; Mimoza yönünü de gönlünü de uçsuz bucaksız denize doğru çevirmişti. Çınar’a bakmıyordu bile. Ne kadar tanıdıktı onun için; Çınar yaşamının yüküyle dallanıp budaklanırken, Mimoza tüm güzelliği ve eşsizliğiyle serpilmişti. Tıpkı kendi ve Aybüke gibi…

Salih dikkatini yeniden çimlerde oturan gençlere verdi. Taş çatlasın yirmili yaşların başlarında olan bu gençlerin neşesi ve birbirlerine sevgiyle bakan heyecanlı gözleri onu da tazeledi. Beş kişilik bu grupta elinde gitarla duran çocuğa dikkat kesildi. Sanki herkes çiftti de o yalnızdı sadece. “Onu en iyi ben anlarım,” dedi içinden; kendini alaya alan ve yüzüne acı bir gülümseme oturtan bir ifadeyle.

Bu delikanlıya arkadaşları “Hadi bir şeyler çal!” diyerek baskı yapıyor, o da nazlanıyordu. Sonra aralarından bir diğeri, delikanlının kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Mesafe olmasına rağmen Salih gençleri görebiliyordu. Gitarı elinde olan delikanlı baskılara dayanamayarak çalıp söylemeye başladı.

Salih’e melodi tanıdık geliyordu. O da büyük bir dikkatle gençlere ve melodiye kilitlenmişti. Gencin gitarından çıkan melodiye eşlik eden dizeler, Salih’e Allah’ın en tesirli mesajı olacaktı:

Koyup zarfın içine, üstünü acıyla pulladım Sana bir sevinçlik menevişli kuş yolladım Son kuşlarımdı bunlar, dedim telef olmasın Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım

Esti rüzgâr bozuk bozuk, örselendi yüreğim Eksik gedik nem varsa ezberden tamamladım Bende sönen şavkıması sürsün diye yaşamın Bu kuşları senin için gözlerimde sakladım

Kim sürmüş Altıok Metin dünyanın sefasını Kirletilmiş bir zamanı yürürken adım adım…”

“Kalbinde ve ruhunda vedası yarım kalanların son sözlerini Allah tamamlar” demişti Salih’e annesi. Kendi dilinden dökemediklerini, bu Metin Altıok dizeleriyle Rabbi tamamlamış oldu. Gözlerinde biriken tomurcuklarla, delikanlı çalıp söyledikçe o da gökyüzünde yıldızlara daldı.

İşte şimdi tamamlanmıştı günü ve gecesi. Yaratıcısı ona son mesajını, sevdiceğiyle en çok sevdikleri dizelerle vermişti. Allah son bir kez Kuşlu Gazel’i sunmuş ve Salih’in yolunu tamamlamıştı.

Ama bu veda kırgınlığın değil, bir teşekkürün vedasıydı. Zihninde şu sözler yankılanıyordu:

“Seni sevdim, belki çoktu, belki yanlıştı. Bir şekilde yaşadık ve bitti: Belki eksik, belki fazla… Ama seni her şeyden çok sevdim.”

Artık gerçekliği karşısına dikilmiş, ona kendine gel ve yaşamına devam et diyordu. Şimdi tüm yaşanmışlıklar yalnızca bir hatıraydı ve öyle kalacaktı. Bunu her ne kadar kabullenmek istemese de Allah böyle olmasını istemişti. İnandı ve yazgısına boyun eğdi Salih. Bu hayatının en zor sınavı olmuştu.

Öğrenmişti ki, Aybüke ona yalnızca bir sevgi değil, aynı zamanda bir ders bırakmıştı: Sevginin sahip olmaktan çok, vazgeçebilmeyi öğrenmek olduğunu…

Şarkının son nakaratını vurgularken genç delikanlı, Salih başını son kez gökyüzüne doğru çevirdi. Gökyüzü hâlâ aynıydı. Ama onun yıldızı artık başka bir yerde, başka bir yabancının gününü ve gecesini aydınlatıyordu.

Son defa tüm içtenliğiyle mırıldandı: “Seni sevdim ve sana veda ettim…”

İşte o anda, Salih’in içindeki kuş kanatlarını çırptı ve yıldızlara doğru vedasını gerçekleştirmek için yola çıktı.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir