Karanlık Aydınlık
Yeni İslami hareketler uzmanı Mark Sedgwick, uzun yıllardır “gizli Müslüman” denen İngiliz kralı Charles’ın anti-modern fikirlerine ve Seyyid Hüseyin Nasr’la ilişkisine dair ilginç bir not düşüyor.

Yazarlar: *Mark Sedgwick  – Çeviri: Cevri Cemil Göğceli

Kral III. Charles‘ın taç giyme töreni eski emsalleri takip etse de, yeni kral bazen oldukça modern görünüyor. Charles Galler Prensiyken çevreciliğiyle ünlüydü; görünüşte oldukça modern bir duruştu bu. Peki, yeşile yönelmekten daha güncel ne olabilirdi? Greta Thunberg‘den daha havalı kim olabilirdi? İşin aslı, Charles’ın görüşleri, katıldığı törenlerden bile daha anakronikti.

Kralın çevreciliği, ABD’de George Washington Üniversitesi’nden emekli profesör Seyyed Hossein Nasr (Türkçe’deki yaygın kullanımı ile Seyyid Hüseyin Nasır) tarafından desteklenen, az bilinen bir felsefe olan Guénon’cu Gelenekselciliğe desteğinden kaynaklanmaktadır. Seyyed Hossein Nasr, İranlı-Amerikalı bir bilim insanı ve çevrecidir; üstelik çalışmalarının İngiliz kralı üzerinde önemli bir etkisi olmuştur. Hem Nasr hem de kral için temeldeki sorun, modern Batılıların geçmişi şekillendiren manevi gelenekle bağlarını kaybetmiş olmaları ve bu yüzden çevrelerini mahvetmiş olmalarıdır. Çözüm sadece teknik değil, aynı zamanda önceki dönemlerin değerlerine ve uygulamalarına geri dönmektir. Elbette burada iki soru ortaya çıkmaktadır: Bu geleneksel değerler ve uygulamalar tam olarak nelerdir ve liberal demokrasinin değerleri ve uygulamalarıyla ne ölçüde uyumludurlar?

Ancak önce, inşa edilmiş çevrenin yanı sıra doğal çevreyi de kapsayan Charles’ın çevreciliğinin bir anlatımına ihtiyacımız var. İlk olarak, 1983’te dönemin Galler Prensi, Londra’daki Ulusal Galeri’ye yapılması planlanan bir eklentiyi “çok sevilen ve zarif bir arkadaşın yüzündeki korkunç bir çıban” olarak tanımladığında ilgi odağı haline geldi. Önerilen binanın tasarımı, İngiliz mimarlık kurumu tarafından düzenlenen ulusal bir yarışmayı yeni kazanmıştı, bu yüzden Prensin muhalif görüşü başlangıçta zevk uzmanları tarafından alay konusu edildi. Bazıları ayrıca tahtın vârisinin inşaat izinleri verme sürecinde dolaylı da olsa müdahale etmesinin uygun olup olmadığını sorguladı. Ancak Britanya halkının çoğunlukla Prensin mimari görüşlerine katıldığı ve alaycılığın yavaş yavaş saygıya dönüştüğü ortaya çıktı. “Çıban” tabiri artık Birleşik Krallık’ta gerçek çıbanlardan ziyade modern mimariyi ifade etmek için kullanılır oldu.

1983’ü hatırlayamayacak kadar genç olanlar bile, 1990’da Duchy Originals olarak hayatına başlayan ve Prensin Cornwall Dükalığındaki kendi topraklarında organik olarak yetiştirilen yulaflı “bisküviler” (kurabiyeler) olan ve şu anda Waitrose süpermarketlerinde satılan Duchy Organic markasına aşinadır.

Charles’ın mimari eleştirisi ile organik yiyecekleri arasındaki bağlantı, Prens tarafından 2010 yılında yayınlanan Harmony: A New Way of Looking at Our World adlı kitapta açıklanacaktı. Charles bu kitapta çevresel krizi çözmek ve gezegenle uyumu geri getirmek için, şeylere bakmanın yeni bir yoluna ihtiyacımız olduğunu savunuyordu. Bakış açımızda bir değişiklik olmadan, yapılan her iyilik izole ve marjinal kalacaktı. Gerçek iyileşme, insanlar ve doğa arasındaki ilişkiye “geleneksel felsefe” açısından bakmaya bağlıydı.

Prens Charles bu fikirler için kaynak göstermedi -Harmony o türden bir kitap değildi- ancak argümanları, Amerika’nın en yaratıcı Müslüman düşünürlerinden biri olan Seyyed Hossein Nasr’ın 1966’dan beri ortaya koyduğu argümanlara çok benziyordu. İran’da doğmuş ancak MIT ve Harvard’da eğitim görmüş olan Nasr, ironik bir şekilde, hem karşı çıktığı hem de gerçekleşmesine katkı sunduğu İran Devriminden beri Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyor. Şahın eşi İmparatoriçe Farah‘a yakın olduğu ve devrimcileri gelenek-dışı gördüğü için Nasr devrime karşı çıkmıştı; ancak moderniteye yönelik eleştirileri ve geleneksel maneviyata yaptığı vurgu, birçok genç İranlının dikkatini İslama çevirmesine yardımcı olmuştu.

Ancak Nasr sadece bir monarşist değildi. O, en eski din felsefecilerinden biriydi ve o zamanlar belirginleşmeye başlayan çevresel krize odaklanan ilk Müslümandı. Kendisinden önce, bu konularda kalem oynatan, 1930’larda H. Richard Niebuhr ve 1950’lerde Joseph Sittler olmak üzere yalnızca birkaç Hıristiyan düşünür vardı. Nasr, Prens Charles’ın daha sonra tekrarlayacağı gibi, temel sorunun, modernitenin geleneksel metafizik bilgisini kaybetmesinden kaynaklanan “insanın doğadan yabancılaşması” olduğunu savundu – yani temel sorun “kozmosun sekülerleşmesi”ydi.

Prens Charles’ın aksine, Nasr kaynak gösteriyordu. Nasr’ın düşüncesi, 1920’lerde ikircikli bir Fransız filozof olan René Guénon tarafından benimsenen “Gelenekselcilik” felsefesinin devamı niteliğindeydi. Guénon, bir zamanlar felsefi, dini ve ruhsal bir “ilksel (primordial) gelenek” olduğunu ve bu ilksel geleneğin tüm dünyadaki büyük dinlerin ezoterik çekirdeği olarak varlığını sürdürdüğünü savunmuştu. Bu yaklaşım genellikle “ebediyet (perennialism) felsefesi” olarak biliniyordu ve Rönesans’tan beri vardı. Prens Charles’ın “gelenekselci felsefesi”, ebediyetçi felsefe veya ilksel gelenekle hemen hemen aynıydı.

Guénon, ilksel geleneğin Batıda en son ortaçağın skolastik filozofları arasında yaygın olarak bilindiğini savunmuştu. Bu ilksel geleneğin kaybı, modernitenin tanımlayıcı bir özelliğiydi. Modernite, temelde önemsiz olan teknolojik zaferlere odaklanıyor, gerçekten önemli olan her şeyi görmezden geliyor, eşitlik ve bireysel özgürlük gibi yanıltıcı ideallere değer veriyordu. Guénon’a göre, ilksel gelenek Batı dışında da varlığını sürdürmüştü. Kendisi 1930’da Fransa’dan Mısır’a göç etti ve hayatının geri kalanını İslamın ezoterik manevi geleneğini takip eden bir Müslüman ve Sufi olarak geçirdi.

Nasr, Guénon’un analizini çevreye uygulayan ilk kişiydi. Nasr’a göre, modernitede ilksel geleneğin kaybı yalnızca teknolojik yeniliği metafiziğin üstünde tutmaya değil, aynı zamanda çevrenin teknolojik olarak sömürülmesine ve doğaya saygı gösterilmemesine ve doğal güzelliğe değer verilmemesine de yol açmıştı.

O zamanki unvanıyla Prens Charles’ın Nasr’dan doğrudan etkilenip etkilenmediği veya bu bakış açılarını Nasr’ın da mensup olduğu Guénoncu Gelenekselciler grubundaki diğerlerinden mi benimsediği açık değildir. Üç önde gelen Gelenekselci ve bir önde gelen Gelenekselci sempatizanı İngiliz söz konusuydu ve dördü de Prensin dostuydu. En önemlisi, genç bir adamken odağını birlikte çalıştığı C.S. Lewis‘den, Kahire’deki son yıllarında yardımcı olduğu Guénon’a kaydıran bir bilgin olan Martin Lings‘ti. Lings de Müslüman olmuş ve tasavvuf yolunu izlemişti. Britanya’daki Gelenekselci topluluğun lideriydi, İslam, tasavvuf ve gelenek üzerine kitaplar yazmıştı ve düzenli olarak Prensi ziyaret ediyordu. Sempatizanı, William Blake, W.B. Yeats ve Thomas Taylor konusunda uzman olan ve önde gelen Gelenekselcilerin sıklıkla konuştuğu etkili bir manevi düşünce kuruluşu olan Temenos Akademisini yöneten şair Kathleen Raine‘di. Diğer iki İngiliz, Ortodoks Kilisesine dönen ve “Koruyucu Örtü” ve “Athene İçin Şarkı”nın bestecisi olan besteci Sir John Tavener ve “kutsal geometri” üzerine yazan sanatçı ve mimar Keith Critchlow‘du. Hepsi de Prense yakındı.

Prens Charles bu fikirlerin pasif bir alıcısı olmaktan daha fazlasıydı. Örneğin, Gelenekselcilerin modernitenin tamamen kötü olduğu yönündeki ısrarlarına doğrudan yanıt vererek onları değiştirdi. Bu açıkça böyle değildi ve Prens Charles bunu kabul etti, modern yaşamın ortaçağ yaşamından daha kolay ve daha rahat olduğunu kabul etti. Prens Charles ayrıca diğer Gelenekselcilerden sadece Gelenekselci fikirler hakkında yazmaması, aynı zamanda bunlardan bazılarını uygulama gücüne sahip olması bakımından da farklıydı. Mimari müdahalelerine ve Duchy Organic gıdalarına ek olarak, Raine’in Temenos Akademisini ve Critchlow tarafından geleneksel sanatları öğretmek için kurulan bir akademi olan The Prince’s Foundation School of Traditional Arts’ı destekledi. Ve tabii sonra, Prens tarafından 1993’te başlatılan ve 2025’te tamamlanması beklenen, 5800 kişilik beklenen nüfusa sahip “geleneksel” bir kasaba olan Poundbury var. Kesinlikle çıban yok ve kutsal geometriye saygı var. Yine, birçok kişi projeyi alaya aldı, ancak zaman Prensin haklı olduğunu kanıtlıyor gibi görünüyor.

Ancak Gelenekselciliğin karanlık bir tarafı da var. Nasr’ın Şaha desteğini ve bazı genç İranlıların İslama yönelmesini teşvik etmesinin yanı sıra, Gelenekselciliğin modernite eleştirisi Julius Evola ve Aleksander Dugin‘den Steve Bannon‘a kadar siyasi aktörlere ilham vermiş durumda. Bannon’ın Başkan Trump’ın seçilmesini sağlamadaki rolü iyi bilinirken, Dugin’in Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline ilham vermedeki rolü hâlâ tartışılmaktadır. Evola bugün Bannon veya Dugin’den daha az tanınıyor, ancak takipçilerinin birçok insanı öldüren ve yaralayan bombalar yerleştirerek moderniteye ve onun yanılsamalarına karşı doğrudan eylemde bulunduğu 1970’lerde İtalya’da çok iyi biliniyordu. Kral Charles’ın bu siyasi düşünce akımını takip ettiğine dair hiçbir işaret yok ve bunun farkında bile olmayabilir. Ancak Gelenekselcilik yalnızca organik tarım, Tavener’in olağanüstü manevi kompozisyonları ve Guénon, Lings ve Nasr’ın Sufi maneviyatıyla ilgili değildir. Ayrıca liberal demokrasiyi modernitenin bir sapması olarak görüyor ve geleneksel kutsal otoritenin ruhban kastından türediği, oradan savaşçı bir yönetici kasta geçtiği ve ancak oradan da burjuvaziye ve halka geçtiği bir hiyerarşinin kaybından üzüntü duyuyor. Bu analiz tarihsel gerekçelerle sorgulanabilir, ancak Gelenekselci dünya görüşüyle tam olarak örtüşüyor.

Kral Charles’ın Gelenekselci düşünceyi, projeleri ve bakış açılarını ne ölçüde desteklemeye devam edeceğini tahmin etmek zor. Annesi Kraliçe II. Elizabeth‘in ölümünden sonra İngiliz ulusuna yaptığı ilk büyük konuşmasında, yeni görevleri nedeniyle geçmişte desteklediği bazı davalara daha az zaman harcaması gerekeceğini söyledi. Bazıları bunu, hükümdarlığı boyunca kamuoyunda en ufak bir ilgi çekici şey bile söylemeyen önceki hükümdarın örneğini izleyeceğine dair bir işaret olarak yorumladı. Bu yaklaşım iyi işledi ve Britanya’nın imparatorluk gücünün ve ihtişamının son günlerinde başlayan ve Brexit ve Boris Johnson ile sona eren uzun hükümdarlığı sırasında gerçekleşen büyük sosyal ve politik değişimlerde yol almasına vesile oldu.

Tahta geçtikten sonra Kral Charles, Başbakan Liz Truss‘ı bir keresinde selamladığı “Aman Tanrım, aman Tanrım” ifadesinin dışında, tartışmalı olarak yorumlanabilecek çok az şey söyledi. Ancak bu selamlamanın medya tarafından duyulması, hatta kaydedilmesi amaçlanmamıştı ve Truss’ın zorlukları o zamana kadar herkes için çok açık olduğundan, aslında o kadar da tartışmalı değildi. On iki gün sonra istifa etti.

Bir İngiliz kralının olayları etkilemesinin birçok yolu vardır; ve bunlar çoğunlukla kamuoyunu etkilemekten geçmez. Kralın anayasal yetkileri o kadar sınırlı ki neredeyse tamamen ortadan kaldırılmış olsa da çok az kişi onunla çay içme davetini geri çevirebilir ve çok az kişi onun söylediklerini tamamen görmezden gelebilir. Kral, Guénon’un savaşçı kastıyla ilişkilendirdiği hiçbir güce sahip olmayabilir, ancak başka bir tür otoriteye sahip durumda. Rahip olmasa bile, pozisyonunda hâlâ kutsal bir şeyler var.

DİPNOT:

* Bu yazı ilk olarak Commonweal dergisinde 9 Mayıs 2023’te yayınlanmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir