Denizler gibi derindim, gözlerine sığ göründüm: Romantizm çerçevesinde Sabahattin Ali

Kurbağa

Yol

Karanlık Aydınlık

Türk edebiyat tarihinin en önemli yazar ve şairlerinden biri olarak anılan Sabahattin Ali,  birçok sayı ve çeşitte esere imza atmıştır. Sabahattin Ali eserlerinin merkezine ‘insan’ı konu almış ve bu insanların yaşadığı küçük mutlulukları, hayal kırıklıklarını, arayışları, zaafları, trajik olayları, yalnızlığı, yaşam kaygılarını ve daha birçok hâli sade bir dille işlemiştir.  Yazarın eskimeyen edebi kişiliği üzerinde tartışmalar çoğunlukla toplumsal gerçekçi kimliği üzerinde yoğunlaşsa da eserlerinde romantizm akımının etkilerine rastlamak mümkündür; bu yazıda da seçme roman ve öykülerinde romantizm perspektifiyle bir yolculuğa çıkılmaktadır.

Sabahattin Ali’nin eserlerinde sıklıkla karşımıza çıkan yalnızlık, toplumla çatışma ve kişinin iç dünyasındaki karmaşa temalarını romantizm çerçevesinde incelemeden önce romantizm akımının ne olduğuna; yerli edebiyatımızda ne şekilde ve ne zaman ortaya çıktığına değinmekte fayda var. Romantizm akımının yerli edebiyata dahil olma sürecini ve ilk örneklerini incelediğimizde, Osmanlı Devleti’nde Tanzimat Edebiyatının ilk yıllarına (1859-1896) gitmemiz gerekir.

Dönemin önemli yazar ve şairlerinden Namık Kemal, Ahmet Mithat, Şemsettin Sâmi gibi birçok isimin eserlerinde bu akımdan parçalar gözlenebilmektedir, fakat bahsi geçen dönemde romantizm, bir edebiyat akımı olmanın ötesinde 19. yüzyılın başlarında Avrupada yer etmiş bir duyarlılığı belirtir. Klasisizm anlayışına karşı olarak doğan romantizm insanın üretme irade ve özgürlüğünün önüne geçen her şeye karşı bir duruş sergiler.  “En iyi kural kuralsızlıktır” düşüncesini savunan romantikler; insanın duygularını ve ahlâk yapısını düzeltmenin toplumu düzeltmenin en önemli unsuru olduğunu savunur.

Bu yüzden de insanın toplumla ilgili yaşadığı çatışmaların, çocuklar ve kadınlarla ilgili hassasiyetin, yalnızlığın ve iç dünyasındaki karmaşaların romantizm akımının etkisinde bir edebiyatta, fazlasıyla kullanılan motiflerden birkaçı olması şaşırtıcı olmayacaktır. Bir başka deyişle, insanın kimi zaman vicdanının kimi zaman duygularının öncülüğünde kendisi ile gireceği herhangi bir hesaplaşmanın ardından, dış dünyanın getirdiği zorluk ve kısıtlamaların ötesinde iç dünyasında özlemini çektiği istek ve arzuların bu hesaplaşmada ortaya çıkışı, romantizm akımının içinde taşıdığı duyguların belki de en çok göze çarpan taraflarındandır.

Söz konusu duyguyu derinlemesine anlamak için A. Gide’nin şu sözleri oldukça faydalı olacaktır: “Romantizm, varlıkların olduklarından başka türlü olmadığına, olmayacağına üzülmektir.” Romantizm akımı hakkında üzerinde durmamız gereken diğer bir konu ise, klasisizmde görülenin aksine, romantizmde insan soyut değil, çevresiyle ve fiziğiyle belli, hatta tek yönlü kişilerdir.

Romantizm akımında iyi ve kötü ayrımını bu yüzden oldukça sık ve belirgin şekilde görebiliriz. İnsan karakteri bu kadar keskin ve  belirginken, yazar da eserin akışında düşüncelerini gizlemek yerine olaylara durumlara karşı duruşunu ve hissiyatını açıkça belli eder. Bunu yaparken de betimlemelere, mecazi anlatıma ve benzetmelere sıklıkla yer verir, bunu  da genellikle günlük dili kullanarak işler.

Sabahattin Ali ve yazar kişiliğinden bahsedildiğinde şüphesiz ki günümüzde hâlâ popülerliğini koruyan “Kürk Mantolu Madonna”dan başlıca olarak bahsetmek gerekmektedir. Ali tarafından 1943 yılında kaleme alınan roman; batılılaşmanın toplumdaki yansımaları, insan ilişkilerinin arasındaki sınıfsal dinamikler, kişinin topluma, hatta kendine yabancılaşması, feminizm dahil birçok konuya parmak basmaktadır.

Kitap iki bölümden oluşmaktadır; ilk bölüm için ikinci bölümde bahsi geçecek olan aşk hikâyesinin yazılı olduğu deftere ulaşma süreci ve defterin sahibini tanımamıza yarayan giriş bölümü diyebiliriz, fakat bu bölüm okuru esas hikâyenin içinde kendini daha fazla bulabilmesi için hazırlanmış bir çerçeve olmanın ötesinde Sabahattin Ali’nin toplumsal gerçekçi kimliğinden büyük izler taşımaktadır.

Hamdi karakteri ve karısı üzerinden gösterilen bir eleştiri bu bölümü oldukça önemli kılan noktaların biridir. Burada maddi bir takım unsurlar ve dönemin getirdiği Batılılaşma düşüncesinin nasıl kişilerin karakteri ve yaşantısına etkileyebileceği açıkça gözler önüne serilmek istenmiştir. Hamdi Bey elinde bulunan mevki ve sahip olduğu maddiyatın da verdiği bir özgüven ile kendisinden iş isteyen arkadaşına şu cümleleri kurar: “Bakalım, bir şeyler düşünürüz Sen zeki çocuksundur, bilirim; pek çalışkan değildin ama, bunun ehemmiyeti yok. Hayat ve zaruretler insana birçok şeyler öğretir… Unutma… Erkenden gel, beni gör!”(KMM s.15).

Lâkin romanda bahsedildiği gibi, Hamdi’nin okulun önde gelen tembellerinden birisi olması sebebiyle onun bu çıkışının aslında bir sonradan görmelik olduğunu söyleyebiliriz. Ali’nin tıpkı diğer romanlarında olduğu gibi, burada da karakterlerin iyi kötü olarak belirgin şekilde kendilerini gösterdiğini ve anlatıcı ağzıyla Sabahattin Ali’nin kendi düşüncelerini de bahsedilen adaletsizlikle birlikte eleştirdiği durum ve koşulları yalın bir dille okuyucuya aktardığını görüyoruz.

Romantizm akımı için başlıca unsurlardan diyebileceğimiz bu durum; insanların akıl ve mantık unsurlarından ziyade, duyguları ve hislerinin onları iyi ve ya kötü yapma hali ve bu ayrımda sanatçı tarafından gösterilen genellikle karamsar ,hatta umutsuz ruh hâli daha kitabın başında kendini göstermektedir.

Romantizm, insanı aklı ve hisleri ile bir bütün olarak kabul etmiş, insanın geliştirmek ve korumak ile yükümlü olduğu bu bütünün aracılığıyla da kavradığı gerçeği de edebiyatın özü yapmak istemiştir. Şüphesiz ki romantiklere göre, değerin kaynağı, ölçüsü insandır ve bu noktada insan evrenin merkezidir. Bir başka ifadeyle, romantiklere göre edebiyatın özü, dinamik bir düzen içindeki insanın duygu ve istekleri; insanların düzen içindeki tecrübeleri ve bu tecrübeler aracılığıyla kazanımları ya da kayıplarıdır diyebiliriz.

Romanın devamındaysa anlatıcı Raif Efendi ile işi aracılığıyla tanışacak onun sessiz ve içine kapanık ruh hâlinin ardında taşıdığı dünyayı oldukça gizemli bulacak ve zaman içinde bu dünyanın içinde kendini bulacaktır. Raif Efendinin görünenin aksine; sakin içine kapanık kişiliğinin ardında gençliğinin izleri ve geçmişte yaşadığı bir takım olayların yükünü taşıdığı, bu olayların ışığında gelişen hayatından memnun olmaması ve adeta tüm dünyaya küs olması zamanla ortaya çıkacaktır.

Varoluşunda iyilik ve güzellik taşıyan Raif Efendi gençlik yıllarında Almanya’ya eğitim almaya gitmiş ve orada önce sanata ve doğaya olan hayranlığı;  daha sonra da gittiği bir sergide gördüğü otoportreye olan tutkusu ile ileride içinde taşıyacağı hüzün ve yalnızlığa ilk adımlarını atmıştır.

Hayranı olduğu otoportrenin sahibi Maria Puder ile tanışmış, ona aşık olmuştur. Maria Puder taşıdığı âsi ve sert görüntünün altındaki hassas ve duyarlılığıyla tıpkı Raif Bey gibi bizlere insanların özünün ve iç dünyasının ne kadar karmaşık olabileceğinin bir diğer kanıtıdır. Romanın devamında bahsedilen aşk hikâyesi önyargılar, toplumsal gereklilikler ve araya giren zaman sebebiyle mutlu sona ulaşamıyor ve Raif Bey içinde taşıdığı pişmanlık ve üzüntü ile hayata gözlerini yumuyor. Bu süreçte anlatıcının Raif Efendiye duyduğu içten sevgi, bağlılık, üzüntü, hatta acıma bizlere Ali’nin olayların ve kişilerin iç yüzü algısına verdiği önemi ortaya koyuyor .

Sabahattin Ali’nin 1940 yılında kaleme aldığı bir diğer roman İçimizdeki Şeytan ise bizlere yazarın kaleme aldığı karakterler aracılığıyla insanların iç dünyasının hayatın getirdiği koşullarla nasıl değişebileceğini, hatta bu koşulların karakterlerin ruh ve “iyilik-kötülük” hâllerine nasıl etki edebileceğini gözler önüne sermektedir. Roman bir vapur seyahatinde iki arkadaşın konuşması ile başlar.

Hayatın artık kendisini heyecanlandırmadığını ve  neredeyse hayatının hiçbir anlam ifade etmediğinden yakınan Ömer bir kız görür ve ona adeta ilk görüşte aşık olur. İlerleyen zamanda bahsi geçen kızla kurduğu ilişkide maddi ve manevi, “kötü” karakterler yüzünden başa çıkılması gereken birçok zorlukla karşılaşılır. Başlangıçta “iyi” olarak karşımıza çıkan bu karakterler zaman içinde başa çıkmak zorunda kaldıkları zorluklar yüzünden yıpranır, iyiliklerinden ödün vermeye başlamak zorunda kalırlar.

Romana ismini verecek kadar ön planda tutulan bir unsur, Ömer’in “içindeki şeytan” olarak tanımladığı bir ögedir. Yaptığı kötü davranışları, hissettiği yanlış her duyguyu  içinde bulunan ve kulağına fısıldayan bir şeytana atfeden Ömer, romanın sonunda bunun tembellikten, iradesizlikten, bilgisizlikten ve gerçeklerden kaçma çabasından başka bir şey olmadığı fikriyle yüzleşebilmektedir: “Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? (…) İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik, ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey, hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var. “ (syf .249) 

Romantizm, aklın kesin ve sarsılmaz hakimiyetini inkar eder, çünkü böyle bir hâkimiyet kabul edildiği takdirde, insan gerçeğinin duygu, his yönü inkâr edilmiş olur. Romantiklere göre insan gerçeği, çoğu zaman isteyerek veya istemeyerek dışarıda edinilen ve şartlara göre değişebilen fikirlerde değil, ruhun derinliklerinden gelen ve kolay kolay değişmeyen duygulardadır. Bu noktada Ali, insanın özü ve ruhu ile ilgili karamsarlığı, hatta umutsuzluğu gözler önüne sermiştir.

Bunun yanında romantizm akımının genel düşüncesinde insanın özünde temiz ,iyi olduğu ve bunun zaman içinde toplum süzgecinde kirlendiğine değinilir ve tabiata verilen önemin, güzellemenin altında da bu düşünce yatar; tabiat tıpkı insanın özü gibi temizdir, iyidir. Bu yüzden insanın dönmesi gereken noktada tam olarak burasıdır.

Sabahattin Ali’nin tam olarak bu düşüncede yaşadığı bir hayal kırıklığından bahsedebiliriz belki de. Özün ve ruhun iyiliğine inanmak isteyen Ali’nin  romanlarında, karakterlerin kendi verdikleri kararlar, tercihler ve belki de sadece koşullar, bu koşullarla başa çıkamamalarının sonucunda içlerindeki kötü ile tanışmaları söz konusudur.  İyi- kötü ayrımı bu şekilde ele alınmıştır; insanı iyi ya da kötü yapan içindeki öz değil midir sorusunun okurun aklındaki en büyük sorulardan biri hâline gelmesi amaçlanmıştır.

Belki de bu yüzden romantizmdeki melankoli ve hüznün başlıca sebeplerinden biri olarak, insanın tutunduğu bütün sosyal, ahlâki, manevî değerleri süreç ve koşullar sebebiyle kendi elleriyle yıkması: koşulların normale dönmesinin ardından derin bir boşluk ve yalnızlığa düşmesi diyebiliriz.

Sabahattin Ali’nin öykü türünde verdiği eserleri incelediğimizde, çok çeşitli konular işlense de genel olarak yine karakterler üzerinden dile getirilen doğa hasreti, saflığa ve temizliğe duyulan özlem, kişinin iç dünyasındaki çekişmelerle bütün bunların yarattığı melankoli görülebilmektedir. Bu noktada örnek olarak gösterilebilecek başlıca iki öykü, Değirmen kitabında yer alan kitapla aynı ismi taşıyan Değirmen ve yine aynı kitapta yer alan Kırlangıçlar olacaktır.

Değirmen toplumun bozulmamış, hatta geleneksel bir kesimi olarak ele alınabilecek çingeneleri, bir değirmen etrafında yaşanan olayları, büyük bir fedakarlığı ve aşk hikâyesini konu alır. Sevginin, fedakarlığın en saf hâlini bir delikanlının kolu olmayan sevdiği kız için; onda olmadığı için kendisindeki varlığına tahammül edemediği kolunu kesişi olarak tasvir etmektedir.

Öyküde geçen çoğu yerde Sabahattin Ali’nin bozulmamış olana, iyiye, gerçeğe ve temize duyduğu özlem göze çarpmaktadır. Bu hissine öyküde geçen şu cümleler örnek olacaktır:  “Siz sevemezsiniz adaşım, siz, şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler… Siz sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz… Bizler: batı rüzgârı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz Çingeneler…Dinle adaşım, sana bir çingenenin aşkını anlatayım…”

Zıtlıkların uyumunu ilke olarak benimseyen romantizm hayatı güzel ve çirkin bütün yönleriyle vermeye çalışır. Her şeyin gelip geçici ve insan doğasının özündeki saflığa ve iyiliğe rağmen ne yazık ki kirlenmeye açık olduğunu düşünen karakterler bu yüzden genellikle kuşkulu üzüntülü, hatta karamsarlardır. Sabahattin Ali’nin kaleminden çıkmış Kırlangıçlar öyküsü bu durumu gözlemleyebildiğimiz bir niteliktedir.

İki kırlangıcın hayat ve hayattaki var olma sebeplerini, tesadüfen karşılaştıkları bir dal üstünde içten ve samimi şekilde konuşmalarını konu alır. Bütün kırlangıçların didinmesi ve koşuşturması arasında bir söğüt dalında bir araya gelen bu iki kırlangıç hayatın koşuşturması içinde önemini fark edemedikleri, kaçırdıkları şeyler için üzüntü duyarlar. Yazar bu ruh hâlini şu cümlelerle esere aktarmıştır:  “Adeta utanıyorum…” dedi, “Bütün kuşları sıraya dizseler biz herhalde sonuncu gelmeyiz. Kılığımız, kıyafetimiz düzgündür.

Aklımız, şu sabahtan akşama kadar avaz avaz bağıran bülbülden herhalde üstündür. Kanadımızı bir vursak en hızlı güvercinden daha çok yol alırız. Halbuki bütün kuşların en zavallısı bizmişiz gibi hiç durmadan didiniyoruz. Şu budala serçe bile üç günlük ömrünü keyifle geçiriyor da, biz arasından uçtuğumuz ağaçları bile fark etmiyoruz. Biraz durdu, dişiye doğru yandan bir göz attı: “Yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: ‘Dünyada neler gördünüz?’ dese herhalde verecek cevap bulamayız. Koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki…”

Tabiat, öncelikle hemen hemen bütün romantiklerin ve romantik edebiyatın ortak ve temel konularından birisidir. Romantik sanatçılar sıklıkla tabiata yönelir; ormanları, ağaçları, çiçekleri, kırları, kuşları, hayvanları eserlerinde en yalın ve samimi haliyle anlatırlar, çünkü tabiat eşsiz güzellikleriyle bulunmaz bir ilham kaynağıdır.

Şüphesiz ki Ali, tabiatın güzelliği ve döngüsü içinde bu iki kırlangıç üzerinden; insanların unuttuğu gerçeklere, özlerindeki güzelliğe, çalışmak ve çabalamak uğruna vazgeçtikleri şeylere parmak basmaktadır. Bu yüzden romantiklerde çok fazla şahit olduğumuz gibi, tabiat anlayışı ve ilgisinin arkasında işlenen konu; insani duyguların zayıflaması bunun sebebi olarak da sanayileşme, şehirleşme ve modern toplumun insanı bozan başlıca unsurlar olduğu inancı göze çarpmaktadır. Söz konusu kişinin bozulması durumuna duyulan öfke Ali’nin bu öyküsünde de kendini göstermektedir.

Sabahattin Ali günümüzde de onlarca eseriyle ses getirmeye devam etmektedir. Kişiliğinin izleri, yaşamının ve ölümünün gizemi, eserlerinde işlenen karakterlerin derinlemesine incelenebilen iç dünyaları, toplumsal gerçekçi bakış açısı,  eserlerinde kullandığı samimi, yalın dil gibi, birçok faktör buna sebep olarak gösterilebilir. Fakat eserlerinin ve kişiliğinin taşıdığı izlerde görebildiğimiz romantizm akımı; şüphesiz ki onu ve eserlerini daha farklı bir pencereden inceleyebilmemize fayda sağlamıştır.

Tıpkı eserlerinde de şahit olduğumuz ve kitaplarındaki karakterleri derinlemesine anlamaya çalıştığımızda gördüğümüz gibi, insan görünenin aksine uçsuz bir deniz taşır ruhunda ve  kişi bu denizi sanat yoluyla hayatın içine dökebiliyorsa karşımıza aynı o ruh gibi, sürprizler ve yepyeni anlamlar barındıran sanat eserleri de ortaya çıkar.

Sabahattin Ali’nin bizlere bıraktığı bu eşsiz denize bir de bu pencereden bakmak onu daha iyi anlayabilmek adına umarım ufacık da olsa bir katkı sağlayabilmiştir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.