Ara Menü

Ruh adam ve düşü

Tüm okurlarımıza teşekkürlerimizle!

Karanlık Aydınlık
Bazen insan bir ânın içinde kalmak ve hiç dışarı çıkmamak ister. Bilâl Sadi’den geceyi kendine an kılan ve diyar diyar dolanan bir zihnin öyküsü: Ruh adam ve düşü

Adam uzun bir gecenin ardından evine geldi ve yatağının üzerine uzandı. Odasına girdiği andan itibaren içini huzur kaplar ve her şeyi arkasında bırakmanın sakinliği ile dinginliğini hissederdi hep. Bu gece de aynısı oldu, tıpkı diğer geceleri gibi.

Yatağında sırt üstü uzandığında, karanlığı aydınlatan masa lambasının kısık ışığı eşliğinde zihninde bir yolculuğa başlardı. Vücudu gevşer ve zihninin bahçeleri içinde turlarken bulurdu kendini.

Gecenin bir anlamı vardı hayatında. O sessizlik, herkesin uyduğunu bilme hissi dinginliğini oluştururdu. Bu uyuma haline inandırırdı kendini ve bu herkesin uyuduğunu bilme düşüncesi onu huzurlu hissettirdi. Daha önceden yine böyle bir ânın huzuru içinde  yazdığı “Gece” şiirini anımsadı.

“Ey gece, anlat da ona” diye başlayan doğaçlama bir şiir yazmıştı gecenin ortasında, tan yerinin ağarıp yeni günü müjdelediği bir andı. Şimdi ne o şiir kalmıştı aklında ne de öyle bir ânı yakalayabilme imkanı.

Büyük bir düşün içinde kaybolmuştu sanki; silik silik ve dağılmış bir bulut gibi. Ay’ı düşündü, onun parlak ışığını. Gecenin ortasında ruhunu aydınlatan bir deniz feneri gibiydi Ay’ın ışığı. Bir surete benzetirdi Ay’ı. Hem bazı insanlar da Ay gibi vurmaz mıydı ruha?

Zihninde, tüm bunların yanında çok sevdiği Annabel Lee şirini mırıldanıyordu:

“Yıllar önceydi, yıllar yıllar önce,

Deniz kıyısındaki

O diyarda genç kız yaşıyordu

Bilirsiniz adını, Annabel Lee;

Düşünmezdi hiçbir şey benim olmaktan başka,

Sevmekten başka beni.”

Bir an gözlerini sımsıkı kapadı ve zihninde yankılanan dizelerin sesini daha çok artırdı. Ses arttıkça hissediyordu usul usul kıyıya vuran dalgalar ve esen sıcacık rüzgârı…

Gözlerini açtı, uyandı düşünden, oturdu yatağında öylesine sessiz ve sakince. Neredeydi Annabel Lee, neredeydi Edgar Allan Poe…

Kitapların içinde gezmekten alıkoyamazdı kendini. Farklı farklı bağlamlar kuran zihni;  bazen bir şiirden başka bir romana bazen de bir romandan başka bir öyküye geçerdi. Onun dimağında her şey birbiriyle iniltiliydi ve bu düşler arası yolculuğunda geçen 1 dakika gerçek yaşamında senelere bedeldi.

Bu sefer düşünden uyandıran Annabel Lee’den  Lamartine’in Graziella’sına geçti. Sanki bu birbirine bir o kadar uzak iki yazarın baş kahramanı tek kişiymiş gibiydi. Ada ülkesinin güzel kızı Annabel Lee ve yine bir başka ada ülkesinin talihsiz kızı Graziella. Zihninin sokaklarında kendi Graziella’sını düşleye düşleye Annabel Lee’nin ada ülkesinin dalgaları vuran sahilinde usul usul yürüyordu. Zihnin çıktığı yürüyüş onu sakinleştiriyor ve her şeyden uzağa alıp götürüyordu; gerçek bir ânın hissettirdiklerinden daha tesirli ve daha vurucuydu her şey.

Çok düşünme derlerdi ona, çünkü sevilmezdi onun toplumunda çokça düşünen ve sorgulayan herhangi bir canlı. Oysa bu nefes alma demek gibi bir şeydi ruh adam için. Düşünden uyanmak istemedi bu yüzden, hâlâ gecenin sokaklarında yürüyordu usul usul. Bu sefer de Akakiy Akakiyeviç’in Palto’suna sımsıkı sarılmış buldu kendini. Ada ülkesinden çıkmış Moskova’nın cılız lambalarını aydınlattığı ara sokaklarında turluyordu.

Açtı gözlerini ve uyandı; yolculuğundan döndü dünyasına. Ayağa kalktı, birkaç adım attı yavaşça, penceresi karşısından duruyordu. Önü, ufuk çizgisi gibi açık olan manzarasına dalarak güneşin doğuşunu karşıladı.

Ne anlatacak bir şey kalmıştı artık ne de onu dinleyecek bir gece. Doğruldu ve düşünü tamamlamanın verdiği huzurla yatağına geçip gözlerini kapadı.

DİPNOTLAR:

Poe, Allan Edgar. Annabel Lee. Varlık Yayınları, 2015.

Lamartine, de Alphonse. Greziella. İmge Kitabevi, 2016.

Gogol, Vasilyeiç Nikolay, Petersburg Öyküeri, İletişim Yayınları, 2018

Kapak görseli: Walking The Land, Anne Magill

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.