Konuk yazar: Kaya İmrag (imragkaya@gmail.com)
Gün henüz ağarmamışken veda vakti gelmişti. Kapının, bir hikâyenin sonuna açıldığını o anda bilmiyorduk. Hatırlarsın ki, o son demde, bana bakıyor musun diye dönüp baktığımda sana bakıyor muyum diye dönüp bakmıştın. Neden o anda ikimiz de yolumuza gitmiştik? Zihnimi kemirip duran bu sorunun cevabını o ânı yeniden canlandırmada aradım. Her seferinde yeni sonlar yazdım ama oraya dönmekten geri durmadım.
Bir gün geldi, geçmişe giden yollar kapanıverir gibi olmuştu. Yüzünün çizgileri belirginliğini kaybetmişti. Var gücümle hatırlamaya çalıştım. Zihnimdeki bütün görüntüler açıkça duruyordu, ancak ben o kalabalığı yarıp seni bulamadım.
Büyük bir suçluluk duygusuyla sokağa attım kendimi. Ruhum, Harbiye’nin o geniş caddesinde bir ferahlık bulamadı. Tarlabaşı’nın dar sokaklarına saptım ama sükuneti yanlış yerde arıyordum. Denize ulaşmalıydım. Tophane Camii’ne bir bakış attım. Tanrı’nın evi kapı duvardı. Biramı yudumladım.
Denize hemen kavuşamadım. Aramızda bilmem ne Port diye bir bina duruveriyordu. Her gün binlerce ziyaretçinin yüz sürdüğü bu mekân, gecenin bu vaktinde pek bir sessizdi ve bu haliyle bir korkuluğu andırıyordu. Nihayet deniz göründü ve sırtımı korkuluğa verdim. Sigaramı yaktım.
Dalgaların sesi kesilmişti, ama suyun hışırtısı kulak tırmalıyordu ve dalından kopan bir yaprak boşlukta salınırken rüzgârı arkasına alan yelkenlerin gürültüsünü çıkarıyordu.
Akrep yelkovanın ardına düşüyordu.
Tik tak, tik tak, tik tak.
Sarhoş adam boşluğa küfürler savuruyordu.
Sin kaf, sin kaf, sin kaf.
Ansızın hatırlayıverdim yüzünü. Boğazın kızgın suları, bu kez merhamete gelmiş, bir yangının küllerini soğutmak için taşmıştı. Ruhum sükûnet bulmuştu. Gözlerim sulanmış, ancak boşanmak için yağmuru beklemeye güç getirebilmişti. Saat geç olmuştu. Uyumalıydım. Tan yeri ağardığında seni aramaya koyulacaktım.
O günden bu yana kırk kez güneş doğdu ve aydınlattığı her yerde seni aradım. Gölgemin düştüğü yere döndüm, rüzgârın estiği tarafa yöneldim, karanlığın çökmesini endişeyle izledim. Kırk gecedir yıldızlar eski parlaklığını yitirmiş, ayın etrafında kümelenmişler, bu halleriyle terk edilmiş virane bir evde, üzerinde bir parmak tozla duran bir avizeyi andırıyordu. Bu kirli avizenin aydınlatmaya çalıştığı koca bir salona benzeyen bu gezegende yapayalnızdım. Karanlık her çöktüğünde, zifiri yalnızlığıma dönüyordum. İçimdeki boşluk her gün biraz daha büyüyordu.
Zihnim durmadan o son âna takılıp kalıyordu. Renkleri, kahkahaları, heyecanları, şaşkınlıkları, çılgınlıkları, sokağımızın kedilerini, penceremize konan kuşları, sıcak gülüşleri Nuh’unkine benzeyen inançla yaptığın o devasa gemiye yükleyip gitmiştin. Sonra yağmur yağmış, fırtına kopmuş, sular yükselmiş, tufan beni yutmuştu. Ardından seslenişim, rüzgârın uğultusuna karışmıştı. Karanlık her yanı sarmış, hiçlik beni yakalamıştı. Ansızın, evet ansızın bir ses karanlığa “aydınlık ol” dedi, aydınlık oldu.
Kapı, sonsuz bir âna açıldı:
İçeriye bir ışık giriyor,
Gölgelenen yüzünü aydınlatıyordu
Ve gözlerinin rengini,
İlk kez o anda fark ediyordum.
Pencerenden dışarı bakıyordum.
Karşıda dağlar uzanıyordu.
Yemyeşil silüetiyle Menteşe,
Ege’nin mavisini örtüyordu.
Rüzgâr gülleri bitkin görünüyordu.
– Burası hep böyle yağışlı mıdır?
– Burası hep böyle yağışlıdır.
Sözcükler sonsuzluğa karışıyordu.