Karanlık Aydınlık
Hayatının gidişatını belirleyecek ve değiştirecek olan o an, hiç beklemediğin bir zamanda gelir, hatta sadece uzatılan bir eldir. O el senin içinden bir başka sen çıkaracak, kaçamayacaksındır artık, çünkü o el artık kaderindir. Nereden gelir ki o el? Kübra Arar’dan anlara, değişen hayatlara ve aşka dair bir öykü: El

Perdenin arkasından insanlara bakıyordu. Kapı açılır açılmaz ileriye atıldı. Gözlerini kısıp görebileceğini düşündüğü ön kısımlara şöyle bir göz gezdirdi. Herhangi birini aramıyordu, onu arıyordu. Sahnenin kenarındaki yeşil tüllere çarptı gözü. Kendini gülümsemekten alıkoyamadı. Aradan üç koca yıl geçtiğine inanamıyordu, dün gibi hatırlıyordu oysa.

O gün metrodan çıktığında havanın kapalı olduğunu görmüş, suratını buruşturmuştu. Evden çıkarken yanına şemsiye almamıştı. Evden çıkarken bakmazdı hiç havaya,  hep sonrasında söylenir dururdu. O yüzden bu günün bitmesini dört gözle bekliyordu.

Aslında bu saatler sıcacık evinde, televizyonun karşısında uyuklamaya başlayacağı saatler olmalıydı, ama sağ olsun küçük kardeşi ona yine hiç istemediği bir iş vermişti. Hanımefendi aylar öncesinden aldığı indirimli dans kursunun ilk gününün bugün olduğunu unutmuş ve gitmezse kaydı silineceği için kendisinden gitmesini rica etmişti.

Kendisi aşırı sakar olduğu için bileği burkulmuş bir biçimde evde yatıyordu. Kardeşi bunu söylediğinde keşke yapacak daha başka bir işim olsaydı da şu saçma dans kursuna gidemeyeceğini söyleyebilseydim ona diye geçirdi içinden. Fakat hızlıca bir bahane uyduramamış ve kardeşi tabii ki de bu sessizliği fırsata çevirmişti.

Cebinden adresi yazdığı kâğıdı çıkardı. Pek uzak sayılmazdı, ama hafiften yağmur damlaları yere düşmeye başlamıştı. Adımlarını hızlandırdı. Ne işi vardı şimdi akşamın bu saatinde bu dans kursunda.  Bu tür işler tam kardeşine göreydi, asla kendisine göre değil. Ben nasıl yaparım dans filan diye ayak diretmesine rağmen kardeşi her zamanki gibi kendisini acındırmasını bilmişti. “Adını yazıp iki dakika durup çıksan yeter, kimse bir şey demez,” demişti.

Şimdi yağmur iyiden iyiye başladığı için koşması gerekiyordu. Verilen adrese geldiğinde durdu. Koskoca otelin kapısından koşarak geçmeyecekti herhalde. Otellere sakince girilirdi yoksa insanlar farklı bir şeyler peşinde olduğunuzu düşünebilirdi, ki kendisine şöyle bir bakınca bu otele o kadar da uygun olmadığını, hatta hiç uygun olmadığını fark etti.

Döner kapıdan geçerek ilerledi. Pantolonunun paçaları koştuğu için çamur içindeydi. Saçlarından resepsiyondaki halıya da yağmur damlacıkları damlıyordu. Resepsiyonistin garip bakışları arasından arkadaki saate baktı. Neyse, adımı yazar çıkarım diye geçirdi içinden. Adama dans kursunun yerini hızlıca sorarak alt kata doğru koşar adım ilerledi.

Katta en solda küçük bir insan kalabalığı gördü. Bir çocuk duruyordu kapının önünde, çocuğun önünde de bir çift vardı. İnşallah çiftli bir dans kursu değildir diye geçirdi içinden. Gerçi öyle olsa kardeşi bundan bahsederdi herhalde. İki saniye sonra, aman niye umursuyorum ki sanki deyip kendine geldi. Adımı yazıp çıkacağım diye düşünerek kendini rahatlattı.

Sıra ona geldiğinde çocuğa hafiften eğilerek kardeşinin ismini söyledi. Çocuk listeden kontrol etti ve içeri buyur etti.  Önce gözlerinin ışığa alışmasını bekledi, içeride çok fazla ışık vardı. Sonra bunun nedenini anladı. Balo salonunu andıran kocaman aynalı bir odaydı burası, her yer aynaydı. Tepede de kocaman bir avize vardı. Salonun çevresi ise ara ara yeşil tüllerle süslenmişti. Hemen geçip bir köşeye sinme ihtiyacı hissetti.

Hiçbir zaman görüntüsünden hoşlanmamıştı. Kursa diye gelen diğer insanlar hiç onun gibi değillerdi görünüşe göre, özellikle de kadınlar. Gazetelerdeki iki fotoğraf arkasındaki yedi farkı bulun bulmacaları gibiydi onlarla, ama tek farkla; aralarındaki fark yedi değil yetmişti. Onları yadırgamıyordu, aksine kendini yadırgıyordu burada.

Onlar kadın sıfatına yaraşır şeyler yapıyorlardı. Onların kadın olduğu her hallerinden belliydi. Kendisine ise şu kılıkta kadın demeye bin şahit istenirdi, ama bu sadece buraya özgü değildi; o hiçbir zaman kadın olamamıştı. Topuklu ayakkabılar canını acıtıyordu, makyaj yapınca palyaçoya döndüğünü düşünüyordu, bacaklarını güzel bulmadığı için hiç elbise giymezdi, asla süslenmez, süslenmeyi sevmezdi. Sade şeylerden hoşlanırdı.

Çevresindeki kadınları süzdü yavaşça. Hayır, onlara hiçbir zaman özenmemişti. Onlar gibi olmak istememişti, ama bir şeyleri eksik hissediyordu kendinde. Derken bir sessizlik oldu ve düşünceleri bölündü. İçeriye dans hocası girmişti. İnsanlar hocanın etrafında yavaştan toplanmaya başlıyordu. Gözü kapıdaydı. Kapı kapanmadan çıksa iyi olacaktı. Kapandıktan sonra zor olacaktı çıkması. Ses çıkaracaktı istemsiz. Yavaşça milimlik adımlarla kapıya doğru yaklaştı. Tam kapının tokmağına elini atıyordu ki salondaki hoparlörden müzik yükselmeye başladı. Bunun ne müziği olduğuna dair hiçbir fikri yoktu, ama melodisi çok hoşuna gitmişti. Melodi bir şeylere çağırıyor gibiydi. Bir adım daha attı ve tok bir sesin arkasından “Bir yere mi gidiyordunuz küçük hanım?” dediğini işitti.

Şimdi salondaki kimseden çıt çıkmıyordu. Müzik çok aşağıdan geliyordu. Önüne yavaş ve ürkekçe döndü. Suratı çoktan kızarmıştı zaten de, başını özür diler gibi eğmeyi ve acil bir işinin çıktığını söylemeyi düşünüyordu ki yüzünü döndüğünde karşısındaki gözlere kilitlendi gözleri.  Bir çift kapkara göz nasıl bu kadar güzel olabilirdi? Aralarındaki mesafe giderek azalıyordu, çünkü o gözler kendisine doğru gelmeye başlamıştı. Yutkundu. Hem yaklaşsın hem de uzaklaşsın istiyordu. Böyle bir ikilem içinde o gözler iyiden iyiye yaklaştı, gülümsedi ve önünde durup elini uzattı. Alenen onu davet ediyordu. Gözleri büyüdü.

Yapamazdı. Hızlıca başını sağa sola salladı, ama o eli de bir yandan aslında tutmamak için içinde savaş veriyordu. Müzik de öyle güzeldi ki gerçekten ona hiç yardımcı olmuyordu. Etrafına gözü ilişti. Herkes biraz garip bakıyordu bu duruma. Aslında buna şaşmamak gerekti. Siyah bir pantolonun üzerine geçirdiği beyaz ütülü gömleği ve papyonu ile sade ama şık bir görünümü olan bu adamla; ayağında şıklıktan uzak, kirli bir ayakkabı, kot pantolon ve buruş buruş olmuş bir tişört ile birbirlerine tezat oluşturdukları su götürmez bir gerçekti.

Buraya hiç ama hiç ait değildi. Belki sağındaki şu şık elbiseli kadını çağırmalıydı, ama onu değil. Adam kolunu ısrarlı bir şekilde daha da öne doğru uzattı. Bundan sonrası kabalık olacaktı. Elini verdi. Adam elini nazikçe kavradı ve kendine doğru çekti. Şimdi sıcacık eller müziğin ritmi ile kendisini öyle bir çekiyordu ki göğsünün boş yere inip kalktığını düşünüyordu. Zira şuan nefes alamadığını hissediyordu.

Pistin ortasına doğru sürüklendiler. Ayakları zor gidiyordu. Adam kulağına eğilip “Müziğin ritmine bırak kendini. Hiçbir şey yapmana gerek yok. Ben seni yönlendireceğim,” diye fısıldadı sessizce. Kulaklarında adamın sesini müziğin doğal bir parçasıymış gibi duydu. Sanki müzik ile bu elini verdiği adam bir bütündü. Dediğini yaptı ve kendini ona ve müziğe bıraktı. Göz ucuyla aynalardan birine denk gelirim de büyüyü bozarım diye bakmak istemiyordu, ama her yerde ayna vardı, kaçmak imkânsızdı.

Gözü bir anlığına takıldı. Hiç de öyle zannettiği gibi değildi, şaşırdı. Üstündekiler ve hareketleri ne olursa olsun büyük bir uyum içindeydiler. Sadece ileri geri hareket ettiğini, ama bunun muhteşem bir uyum içinde olduğunu görüyordu ve adını bile bilmediği bu adamın eli beline her dokunduğunda sanki içinde kadınlığı seviye seviye yükseliyordu. Az önce kadınlığına dair hiçbir şey hissetmezken şimdi şu müzik ve dans sayesinde kadın olduğunu anlıyordu. Adam nasıl oluyorsa ona kadın olduğunu hissettiriyordu. Yaptıkları hareketler tam olarak nelerdi, ne yapıyordu, insanlar bakıyor muydu bilmiyordu. Umurunda da değildi.

Zaten onun artık baktığı tek bir nokta, düşündüğü tek bir şey vardı. Dans etmek istiyordu hiç durmadan, bu adamın elini hiç bırakmadan dans etmek. Müzik hiç de bitecek gibi durmuyordu, bitmesini istemiyordu da. Bu müziği ömrü boyunca hatırlayacaktı. Sonunda bir şeylerin yavaşladığını sezdi. Adamın kendisine doğru eğilip “Kaçacak bir şey yokmuş, değil mi?” dediğini işitti. Göz göze geldiler. Hiçbir şey söyleyemiyordu.  Adam etrafındaki insanlara dönüp sesli bir şekilde “Şimdi hepiniz birer eş seçin ve bizim yaptıklarımızı tekrar edin” dedi.

Biz? Biz mi dedi o diye düşünmeye kalmadan adam tekrar belini kavrayıp elini tuttu. Şimdi diğer herkes onların yaptığı hareketleri yapmaya çalışıyordu. Cevabı biliyormuş gibi, “Sahi, neden gidiyordun?” diye sordu siyah gözler. Ne diyeceğini bilemeden adamın suratına baktı ve o an aklına gelen ilk şeyi söyleyiverdi; “Adımı yazıp çıkacaktım.”

“Yine hangi kaçma planları peşindesin?” dedi o tanıdık ses, hatıralarından onu çekip çıkararak. “Bu sefer değil” diye karşılık verdi gülerek. Sonra neden burada olduğunu açıklamak için “Seni seyirciler arasında arıyordum aslında,” dedi hafiften utanarak. O kapkara gözler ışıldayarak yanına yaklaştı ve yanağına ufak bir buse bırakarak “Gelip bizzat tebrik ve teşekkür etmek istedim,” dedi.

Tebrik etmeyi anlayabilirdi. Dans o günden sonra hayatının bir parçası olmuştu. Onunla beraber, kendi kadınlığını da bulmuştu. Diğer zamanlarda ister ev hanımı olsun, ister mühendis, ister anne, ister devlet bakanı, burada, bu sahnede dans ve müzik eşliğinde sadece ve sadece kadındı. Artık bunu biliyordu ve çok mutluydu. Şimdi de ufak bir dans gösterisi yapıp ödülünü alacaktı.

“Teşekkür neden peki?” diye sordu. Siyah gözler, gözlerini üzerinden çekmeden “Adını yazıp çıkmadığın için,” dedi. İkisi de hatırladıkları o ânı birbirlerinin gözlerinde gördüler. Kadının gözlerinde gurur, adamın gözlerinde aşk vardı.

Kapak görseli: Lorraine Christie
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.