Karanlık Aydınlık
“İnsan dünyasına aldığı kadar ve yaşamak istediği şekilde yaşar hayatı; aynı şekilde kim nasıl yaşadıysa aşkını, öyle duyumsar aşkı.” Merve Rana Aydın’dan aşk üzerine bir deneme: Körü körüne mutsuzluk

Herkes gibi benim de insanları gözlemleyip vardığım bir takım kanılar oldu bugüne kadar. Bu kanılar arasında belki de en çok emin olduğum şeyler arasındadır insanları birbirinden ayıran binlerce farklılığın oluşu ve bütün bu farklılıkların her insana bambaşka dünyalar yaratıyor olması.

Yine en güçlü gözlemlerim arasındadır bütün bu farklılıkların içinde bütün insanların tek bir ortak noktada buluşuyor olması; insan dünyası ne kadar farklı ve eşsiz olursa olsun kendini her zaman dünyasının zirvesine koyar. Dünyasını, dünyasının başından geçen olayları, o dünyaya kattığı insanları hep kendisine göre şekillendirir ya da şekillendirmeye çalışır.

Kişi kendine verilen mutluluğu da acıyı da almak istediği kadar alır, yaşamak istediği şekilde yaşar. Bu kaçınılmaz bencillikle yine kimse değiştirilmek, kendinden ve doğrularından taviz vermek istemez, çünkü kendi doğruları ve kendi dünyasında aldığı kararlar, ancak mutlu olmanın yollarını açar insana. Zirvede izlediği ve kontrol edebildiği kadardır insanın mutluluk anlayışı.

Başka bir insanı mutlu ederken bile bunu yapmış olmanın kendisine getireceği mutluluğu da hesaba katar fark etmeden. Öyle ki mazoşist bir insan bile mutsuz olmayı kendi mutluluğu için seçer. Yani atılan her adım, yolu ne olursa olsun, önünde sonunda insanın kendi mutluluğu için atılır.

Fakat bu noktada cevabını veremediğim bir istisna çıkıyor karşıma. Eğer verdiğimiz her karar, önünde sonunda kimsenin açıklamaya gücünün yetmediği, mutluluğumuz için atılan bencil bir adımsa ve ortak bir kanıya varamadığımız aşk insanın en büyük çelişkisi değil midir? Bu kadar bencil ve aldığı her nefeste mutluluğu arzulayan bir canlı bu duygu uğruna nasıl kendini merkezine koyduğu o dünyanın altında ezilip kalabiliyor? İnsan nasıl ve neden kendini bile bile mutsuz etmeyi göze alabiliyor?

Aşk denildiğinde birçok alt başlık oluşuyor kafamda; kendini unutmana bile sebep olabilecek büyüklükte bir sevgi ve bağlılık, kafandaki bütün düşünceleri gölgeleyebilecek kuvvette bedensel ve ruhsal tutku, en küçük karşılaşmanın bile midene giren kramplara sebep olabilmesi ve kalp atışının neredeyse dışarıdan duyulabilecek şiddete ulaşmasına sebep olan içinde saatler geçirdiğin hayaller. Sonuçta ve süreçte mantığın neredeyse tamamen devre dışı kalması ve buna benzer belki yüzlerce daha örnek.

İnsan dünyasına aldığı kadar ve yaşamak istediği şekilde yaşar hayatı; aynı şekilde kim nasıl yaşadıysa aşkını, öyle duyumsar aşkı. Fakat insanın kendi mutluluğundan esas vazgeçtiği nokta; aşkın karşılıklı ya da karşılıksız olup olmamasına bağlı. Aşk iki kişi tarafından paylaşılıyorsa belki de dünyanın en güzel duygusunun ortaya çıkmasını sağlıyor, çekilen acılar karşılık bulduğu noktada mutlu etmeye başlıyor, iki insan birbiri için çektiği her acı için gurur duyabiliyor.

Yani aşk acısı belki de sadece karşılık bulduğu noktada çektirdiği her şeye değiyor ve ne yazık ki yaşanan her acının, çabanın  hatta kalp çarpıntısının tek taraflı olması insanın kendisini zirvesine koyduğu dünyadan tepetaklak olarak inip yine o dünyanın altında ezilmesiyle sonuçlanıyor.

Mantık ve muhtemelen de içgüdümüze yerleşmiş olan bencilliğimiz bize vazgeç, yoluna devam et, bu duygu sana iyi gelmiyor derken belki de kendimizi mutlu etmek için vermediğimiz o çok nadir kararlardan birini veriyoruz; aşktan vazgeçmemeyi seçiyoruz.

Bununla birlikte zirveden inip kendimizi yine kendi seçtiğimiz acılardan ve yalnızlıktan oluşan bir dünyaya gömmeye çalışıyoruz. İşte burada işin en içinden çıkılmaz tarafı çıkıyor karşımıza; biz bunların hepsini kendi kendimize yapıyoruz. İnsanlar için vardığım en büyük kanı aynı zamanda cevabını veremediğim en büyük soru oluyor.

Nasıl oluyor da bencillik mekanizmamız kimi zaman edilen yardımı, çekilen bir acıyı, hatta neredeyse her kararı kendimizi mutlu etmek için yaparken; aşk işin içine girdiği zaman neden her duyguyu, her acıyı ve her kararı kendi kendimize nedensiz yaşıyoruz?

Bizler belki de içimizden gelen her bencilliğin cezasını aşkla ödüyoruz; bütün bencilliğimizi kaybediyor, sonu gelmez bir acı ve fedakârlık içinde bulabiliyoruz kendimizi. Zirvesine oturduğumuz dünyalarda çoğu zaman aşk aracılığıyla öğreniyoruz o dünyanın nasıl alt üst olabileceğini.

Muhtemelen bu yüzdendir milyonlarca insanın bu denli karmaşık o duygudan vazgeçememesi, çünkü kurduğumuz dünyaların zirvesinden değil altında ezilerek bile olsa yaşayabildiğimiz nadir gerçek duygulardan biri aşk. Bundandır ki  cevabını benim ve birçok kimsenin belki de hiçbir zaman veremeyeceği de bir gerçektir aşk.

Aşkın altında defalarca ezilen insanların bile anlatmaya gücünün yetmediği bu duygunun zirvelerden gözlemlemekle de cevabı bulunmuyor. Aşk yaşanıyor, yaşatıyor ve sonunda kaçınılmaz bir şekilde bitiyor; bize düşen sadece onu yaşamak, yaşatmaya çalışmak ve bize bıraktıklarıyla, bizden alıp götürdükleriyle yolumuza devam etmek oluyor.

Kapak görseli: Ulysses, Mimmo Paladino
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir