Karanlık Aydınlık
Dr. Harun Tuncer, “Seyyah” müstearıyla pek çok gezi yazısı yazan, “İstanbul Erkek Lisesi”nin meşhur hocası Hakkı Süha Gezgin’in 1925’te Resimli Ay Dergisinde yayınladığı “Niçin Muallim Oldum?” başlıklı, “idealist öğretmen” portresi çizen yazısını Türkçeye çevirdi.
Yazar : Hakkı Süha Gezgin (Seyyah)*
Çeviri : Dr. Harun Tuncer ([email protected])

 

İki gözüm, kardeşim,

Diyorsun ki: “İstidadını başka yollarda kullansaydın daha iyi olmaz mıydı? Tabiat sana bütün maddi meşakkatleri çiğneyecek bir vücut ve sağlam bir irade vermişti. Hiç olmazsa orta bir zekâya maliksin; arkadaş ve dostların rütbe ve teveccüh merdivenlerinde her gün biraz daha yükselirken seni görmek için artık mikroskop kullanmak lazım geliyor. Bu, fıtratın ihsanına karşı biraz nankörlük değil mi? Daha vakit var, bilirim, müracaatı dilencilik farz edersin; fakat rızanı bir ima kâfidir. O hususta biz arkadaşların çalışacağız.”

Beni bazılarının yüksek zannettikleri o mevkilerden hatırladığına sevindim. Bu, kuru bir hodkâmlıktan (bencillik) ziyade hâlâ temiz ve ikbâle hükmedebilen kalplere tesadüfün verdiği neşedir. Teşekkür ederim, fakat korkunç bir dalalete düşmüşsün dostum. Ben çok para ve çok yaldızı insanlığın ihtiyacından saymıyorum.

Benden bahseden kelimelerin altında acı bir merhamet edası var, ki hatta senden geldiği halde bile bir boyunduruk tesiri yapıyor. Kalbin hâlâ temiz, fakat mantığın bozulmuş ve hislerin biraz paslanmış gibi. Beni mikroskopla görmek isteyenlere haber ver, ki kendilerini bana gösterecek aleti henüz insan zekâsı keşfetmedi.

Mağrur adamlar, ehramlarının tepesinden esirlerine bakan firavunlara benzerler. Düşünmezler ki onlara aşağıdaki insanları karınca cüssesinde gösteren mesafedir ve aşağıdakiler de onları nihayet şaha kalkmış bir karınca zannederler. Bak, ben sana niçin hoca olduğumu anlatayım da ondan sonra hangimizin daha mesut olduğunu münakaşa edelim.

Mektep sıralarında yan yanaydık. Bütün tahsil müddetince benden hocalarım memnun, idare müşteki idi. O zamanlar müphem bir surette hissettiğim bu yalçınlığı genç adam olarak hayata düştüğüm gün en geniş bir vuzuhla kavradım. Ben bu yalan dünyada doğru bildiğine hatta tek başına giden bir insandım. O zamanki memurluğun balmumundan yumuşak kaplarına yırtıcı ruhumu dökmek mümkün değildi.

*Niçin Muallim Oldum? başlıklı yazının Resimli Ay dergisindeki nüshası.

O kaplara benim içimde yaşayan çınar sığamıyor, yılan gibi yerlerde sürünen ve icabında büklüm büklüm olmaya kabiliyetli lastikten maneviyetler lazım geliyordu. Bu feci hakikati gördükten sonra artık tereddüt etmedim. Nasibimi kanunun “serbest meslekler” diye saydığı işlerde aramaya karar verdim. Doktor olamazdım, çünkü bu sıhhat ve şifa tacirliğinde ben ebedi bir müflis vaziyetinde kalacaktım. Bir hastaya en tabii hakkı olan sıhhati iade için para istemek elimden gelmezdi.

Avukatlık… Bu da çok dolambaçlı ve hemen daima insana düşündüğünü değil, lazım geleni söylemek ıstırabını veren bir meslekti. Ondan da vazgeçerek hocalıkta karar kıldım.

Yükseklerden yuvarlanan bir taş, yatağına yerleşince nasıl sükun bulursa benim ruhum da ilk defa sınıfa girince öyle derin bir huzur bulmuştu. Yüzlerce uyanık, parlak gözlerin bütün muhabbetiyle gözlerime daldığı an her şeyi unutmuş, cezbelenmiştim. İlk dersimde neler söylediğimi tabii şimdi hatırlayamam, fakat şurasını söyleyeyim ki o gün bugün hâlâ her sınıfa girdikçe aynı heyecan ve coşkunluğu duyarım.

İdealist bir adam için bundan daha zevkli bir meslek olamaz. Çocuklar, yumuşak birer mermer parçası halinde geliyorlar. Üzerlerinde ne çizgi, ne de bir itiyadın nişanı vardır. Ben o mermer parçalarına okşaya okşaya istediğim şekli veririm ve bir gün gelir, karşımda hayalimin besleyip yaşattığı emel bir hakikat olarak tecessüm eder. O anda ben adı konmamış lahuti bir içkinin nefis sarhoşluğuyla sallanırım. Siz gafillere ömrünüzde bir kere bile nasip olmayan bu ulvi haz, benim daimi gıdamdır.

Çocuklar bazen bir gramofon sadakatiyle beni tekrar ederler. Hayır ve kemâl namına inanıp söylediğim şeyler onların ağızlarında vahiyler gibi samedânî (ilahî) bir mahiyet alır. Kaç kere bu tekrarlar karşısında vücudum ürperdi. Talebemle ben birbirimizi murakabe eden iki tarafız. Hocalık sayesinde derbeder ömrüme intizam geldi. On iki senedir daha bir gün sınıfa bir dakika geç girdiğimi hatırlamıyorum. Talebeden istediğim hürmeti aynen kendim de onlara karşı eda ediyorum.

En mustarip zamanlarımda, en matemli demlerimde sınıf bir “muhalliyetü’l-hevâ” (hava boşaltacı/supap) gibi ruhumun azabını emer. Hiçbir keder bilmiyorum ki çocuklarımla bir saatlik hasbihalin harareti içinde erimesin. Görüyorsun ya dostum, kurtarmak için elini uzattığın arkadaş, halinden memnun ve senden bahtiyardır. Bu saadeti ne senin vadettiğin şeref, yaldız ne de para satın alabilir.

Sonra, sevgili kardeşim, hocalıkta ruh, sâniha (ilham) ve kalp daima uyanık ve kıyaslarla meşguldür. Tek başına her çocuk -en azgın ve haşarıları da dâhil- nefis bir mahluktur. Hepsinin birer iyi kalbi, şefkatli gülümsemeleri ve hele hiçbir zaman yalan söylemeyen temiz gözleri vardır. Bu kelimesiz kitaplardan bilsen biz hocalar neler okur, neler öğreniriz, fakat her biri ayrı ayrı çok güzel olan bu yavrular, sınıf halinde bir araya gelince başlarında kavak yelleri esmeye başlar.

O vakit hoca, bu karmakarışık rüzgarlarla his dalgalarında çalkanan geminin kaptanıdır. Dikkat, sabır ve metanetle dümen kullanılır ve en yüksek fırtınalardan en durgun gönül denizlerine varılır. Bu heyecanın tadını hangi meslekte bulacaksın?

Beni hocalığa atan âmillerden birisi de ruhumdaki bükülmez serkeşliktir, demiştim. Mesleğim beni bu hususta da saadetin en yükseğine ulaştırdı. Sınıfta vicdanımdan başka âmirim yoktur. Herkesten ve her şeyden büyük, herkesten ve her şeyden daha engin bir itaat ve muhabbete mâlikim. Bu kadar geniş bir hürriyet havası içinde her nefsin ne büyük bir şey olduğunu ben sana nasıl anlatayım; ki sizlerin bu hususta hiçbir fikriniz yoktur. Bir insana hiç tatmadığı bir yemeğin lezzeti hakkında fikir vermek ne kadar güç!

En kuvvetli sebebi en sona sakladım, dostum. Hepimiz insanız ve bütün insanlar gibi birçok ayıp ve kusurla malûlüz. Zaman olur ki kendi kendimizi düşünüp tahlilden çekinir, utanırız. Fakat işte bütün bu zaaflar, biçarelikler ancak sınıfın kapısına kadar gelirler. Oradan içerisi küçüklükler için memnû mıntıkadır.

Ben orada bütün günah ve lekelerden temizlenmiş, saf bir ruh ve maddi, manevi bir abdestle gufrana (merhamet) bürünmüş yaşarım. Niçin hoca oldum? Ha? İşte yalnız bu, kâfi ve bülent (yüce) bir sebep değil mi? Hayatın sınıftan başka neresinde bu derece mutlak bir kemâl, insanlığa nasip olmuştur? O halde beni düşündüğüne tekrar teşekkür ederken son söz olarak diyeyim ki, hocalık dünyanın en yüksek rütbesidir. Mektep ve hocalar elinde yetişen sen, sakın bir daha böyle simsiyah bir günahla fikrini karartma.

Seyyah

Dipnot :
*[1] Kısmî açıklamalarla Latin harflerine aktarılan bu metin (Resimli Ay, C. II, S. 10, s. 17. Kasım 1925), Seyyah müstearıyla başka yazılar da yazan Hakkı Süha Gezgin’e ait. Bir dostun mektubuna karşılık yazıldığı sanılan satırları, öğrencilerini birer “kelimesiz kitap” olarak gören, sınıfa girdiğinde kendini “bütün günah ve lekelerden temizlenmiş”  kabul eden bir öğretmenin dikkate değer ve dokunaklı bir “meslek savunusu” olabilir diye çevirdim. Keyifle okuyacağınızı ümit ederim.
Kapak görseli: Resimli Ay Dergisi. (Resimli Ay, C. II, S. 10. Kasım 1925).
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir